Orhan KELEŞ

Koleksiyonda yer alan kent hafızası,kent belleği ve kent dokusu açısından oldukça önemli belgelerin kaybolup gitmemesi ve erişime açılmış olması,kentin mimarlık hafızası ve tarihi açısından oldukça önem arz etmektedir.Konu ile alakalı emeği geçen herkese kendi adıma teşekkür ederim.

Ayşe Ünsalan Dalkılıç

Rica ederim,konuyu ele almanız gerçekten çok iyi olmuş.Tebrik ederim.

Berkan ALTAN

Ilgaz, yazını keyifle okudum. Gerçekten çok önemli bir noktaya değinmişsin. Peyzaj mimarlığının çoğu zaman işin sonunda devreye giren bir alan gibi görülmesi aslında şehirlerin nasıl yaşadığına ve gelecekte nasıl ayakta kalacağına dair pek çok şeyi etkiliyor. Özellikle bunun sadece bir temsil meselesi değil, doğrudan kentin performansıyla ilgili olduğunu vurgulaman çok dikkat çekici olmuş. Bence de peyzaj mimarlarının karar süreçlerinde daha erken ve daha etkin yer alması gerekiyor. Eline sağlık, düşündüren ve konuşulması gereken bir konuya güzel bir şekilde değinmişsin.

Berkan ALTAN

Yazınızı keyifle okudum, emeğinize sağlık. Özellikle peyzajın sadece yeşil alan olarak değil, kentin farklı parçalarını bir araya getiren bir unsur olarak ele alınması dikkatimi çekti. Atıl alanların yeniden değerlendirilmesi ve kamusal kullanımla ilişkilendirilmesi de projenin güçlü yanlarından biri gibi görünüyor.

Berkan ALTAN

Çok değerli yorumunuz için içtenlikle teşekkür ederim. Ağaç konusundaki vurgunuz çok kıymetli; kurakçıl peyzajı yalnızca taş, otsu türler ya da çalılarla düşünmek gerçekten eksik kalıyor. Sizin de çok güzel ifade ettiğiniz gibi, defneler, meşeler, tesbih ağaçları, zakkumlar ve bulunduğu coğrafyanın karakterini taşıyan dayanıklı türler bu yaklaşımın en önemli parçalarından biri. Aslında kurakçıl peyzaj biraz da yerin ruhunu, gölgeyi, yaşamı ve sürekliliği doğru okumakla ilgili. Katkınız yazının altına çok güzel bir derinlik kattı, çok teşekkür ederim.

Ayşe Ünsalan Dalkılıç

Evet,yanlış anlaşılan bir konuya değinmişsiniz..çok doğru,kurakçıl peyzaj taş ile kaplamak değil yöreye ait,uyumlu,çok bakım istemeyen doğru bitkileri yerleştirmektir.İşletme maliyeti zaman içinde kurulummaliyetini geçiyorsa planlama amacına ters yönde çalışmaya başlar.Ayrıca kurakçıl peyzaj sadece otsu ve çalı bitkilerini kasteder gibi tüm fotoğraflarda bu bitkileri gördüğümüz uygulama alanları var.Ağaçlar,dayanıklı,hiç bakım istemeyen,bir coğrafyanın ruhunu taşıyan,,defneler,palamut meşesi,tesbih ağacı,zakkum,güneşin bağrında,kuraklığın çatlaklarında bile yaşamını sürdürebilecek o kadar çok ağacımız varki,kurakçıl peyzaj konusunda ağacın adının anılmaması tuhaf değil mi?? Emğinize sağlık.

Mehmet Soysal

Özellikle "doğal görünmek yetmez, doğru çalışmak gerekir" vurgusu çok yerinde. Kurakçıl peyzaj konusunda sık yapılan yanlışları teknik ve anlaşılır bir dille ele almışsın. Tebrik ederim.

Ayşe Ünsalan Dalkılıç

Ayrıca Baumit gibi Avusturya kökenli,ürün kalitesini ispatlamış Endüstriyel bir üretici , geleneksel kirecin nefes alma ve nem dengeleme gücünü modern teknolojiyle birleştiriyor.Bizim yerel malzeme firmalarımızın geleneksel malzemeyi unutması acaba kirec özelinde,kirecin yoksullukla ve kırsal ile toplum kodlarına iz birakması nedeniyle mi?Eğer öyleyse çok şey kaçırıyoruz..Arge konusunda ilgilenilmeyi bekleyen çok güzel yerel malzemeler var..

Ayşe Ünsalan Dalkılıç

İnsan fizyolojisine, psikolojisine*

Ayşe Ünsalan Dalkılıç

Ruanda Butaro Teaching Hospital örneğine benzer çalışmaların yaygınlaşması çok umut verici.Saglik yapıları doğal malzeme konusunda, nöromimari konusunda ne kadar insan fizyolojisine, fizyolojisine uygunsa o oranda başarı hedefine yaklaşıyor.Kireç bu toprakların, hatta Akdeniz ve Anadolu kültürünün en dürüst, en katıksız ve en organik tasarım öğelerinden biridir. Sadece bir malzeme değil; yaşayan, nefes alan ve zamanla birlikte olgunlaşan bir felsefedir. ​Tasarımda malzemelerin "saklanmasına" ya da yapay kimyasallarla "steril" hale getirilmesine karşı, kirecin sunduğu o ham ve yaşayan doku, gerçek bir tasarım elementidir.Bütüne bakıldığında da tabi ki çok güzel bir örnek..

Ayşe Ünsalan Dalkılıç

Kesinlikle katılıyorum,uzmanlık derinliği artıyor günümüzde,bunun yanında disiplinlerarası iletişim azalıyor, parçaların nasıl bir bütün oluşturduğu ve birbirleriyle iletişimi asıl sorun.Ve her alanda insan ölçeği insanın aleyhine değişiyor. Bu uyumlanma süreci olarak kabul edilebilir,fakat mimarlık disiplini bu noktada insan ihtiyaçları konusunda etik sorumluluğunu farketmek zorundadır.

Özgür Savaş Özer

Çok güzel bir konu. Yüksek lisans tezimi yazarken şu soru üzerine tartışmıştık: Mezar, mekan mıdır? Mekan kavramının köküne gittiğinizde "algı" ile karşılaşırsınız; yani algı, mekanı var eden bileşenlerden biridir. Mekan, insanın zihninde algı ile gerçekleşiyor. Bu anlamda, yukarıdaki sorunun tutarlı cevaplarından biri, "mezar mekan değildir" oluyor. Boşluktur, hacmi vardır, ama mekan değildir. Gerçekten de görünüyor ki, günümüz yoğun bakım mekanı da kullanıcısı olan hastanın algısı yokmuş gibi davranmakta. Oysa algı var. O zaman, yoğun bakım hacminin mezardan farklı olması gerekir.

Faruk Özgökçe

Bir örnek üzerinden bakılıp değerlendirilecek bir konu değil tabi dediğiniz. Ben yalnızca bu örnek için değinmiştim. Yeni çıkan farklı kitaplarla ilgili Arkitera haberlerine baktığımızda çeşitlilik görülür ama yoğunluğu düşük. Abdi Güzer gibi seri kitap çıkartabilecek farklı isimlerin de olması lazım. Tabi kitap satış performanslarına da bakmak lazım. Eskilerde mesleki kitap almak gibi bir gelenek vardır. Yeni meslektaşlarda bu ne durumda acaba? Güzel bir inceleme konusu dahi olabilir.

ystyron trist

Merak etmeyin, Reşat Ekrem Koçu’nun dün gece oturup kitabı yazdığını sanmıyorum. Zaten tam da bunu söylüyorum. Mimarlık yayıncılığı o kadar yeni söz üretemez halde ki, aynı isimler onlarca yıldır yeniden ısıtılıp dolaşıma sokuluyor. Refleks de ezber olmuş tabii, biri buna değinince hemen "ama o eski kitap" düzeltmesi geliyor. Sorun kitabın yaşı değil, sektörün zihinsel yaşı.

Faruk Özgökçe

Umarım Reşat Ekrem Koçu'nun kitabı yeni yazdığını düşünmüyorsunuzdur.

ystyron trist

Mimari yayıncılıkta güvenli liman, ne yazacağını bilemediğinde Mimar Sinan bas, gitsin. Sıfır risk, garanti prestij. Yüzyıllardır hayatı zerre değişmemiş bir mimar/mühendisin eserlerini, sanki dün akşam inşaatı bitmiş gibi bir heyecanla yeniden, yeniden ve yeniden paketleyip satmak tam bir yayıncılık kurnazlığı. Bu kitap bize Sinan’ı değil, Türkiye’deki mimarlık literatürünün ne kadar feci bir üretim kısırlığı içinde kıvrandığını anlatıyor. Bu metin de o kısır döngünün son halkası. 16. yüzyılın harcını kurcalamaktan 21. yüzyılın mekân politikasını, teknolojisini ve sosyolojisini konuşamayan bir disiplin, kendi geleceğini geçmişin gölgesinde boğuyor.

ystyron trist

Mimarlar Odası yine en sevdiği rolü oynuyor: gelin çocuklar, sizi kanatlarımızın altına alalım... Endüstriyel tasarımcılar da 40 yıllık mücadelenin sonunda bu kabulü haklı bir zafer sanıp coşkuyla seviniyor. Dost acı söyler sevgili tasarımcılar, kutlamaları çok da uzun tutmayın ve gözünüzü mimarların üzerinden sakın ayırmayın. Zamanında Marmara GSF koridorlarında içmimarlıktan ayrılarak doğan endüstriyel tasarım, bugün nihayet kendi odasına kavuşma yolunda ilk adımı attı ama ne ironiktir ki müjde yine o tanıdık çatının altından veriliyor. İçmimarlar olarak 1954’ten 1976’ya uzanan odalaşma sürecimizde mimarlardan aldığımız o ilk şefkatin, ilk destek ve kuruluş yardımlarının sonraki yıllarda kazandığımız her hukuki hakta, aldığımız her mesleki kararda nasıl önümüze çıkarılan bir bariyere dönüştüğünü biz çok iyi biliyoruz. Yollarımıza gül dökerek bizi TMMOB’a taşıyanlar, ne zaman ki ayağa kalktık, anında karşımızda saf tuttular. Bugün endüstriyel tasarımcıları birlikte güçlüyüz sloganlarıyla kucaklayan mimarlar, yarın bir gün siz kent mobilyasından, sergileme tasarımından, hatta kamusal alan ekipmanından kendi imzanızla pay istediğinizde, dur bakalım, orada mimari vizyon var, diye barikat kuracaktır. Tarih dersini iyi çalışın, abinizin ceketinin düğmelerine çok güvenip gevşemeyin. Kendi bağcıklarınızı şimdiden sıkı bağlayın. Çünkü mimarlık tarihi biraz da pastayı kimseyle paylaşmama tarihidir!

ystyron trist

Metindeki bu orijinal rahatlık göz yaşartıcı. Bölüm adı vermekten, yazar zikretmekten imtina eden, "Oralarda bir yerde Memphis Milano var işte" gevşekliğiyle yazılan bir giriş. Bir akademik kitaptan ziyade, son geceye kalmış bir dönem ödevinin alelacele yazılmış özet arkalığını andırıyor. Kitaba davet etmiyor, kitabın koordinatsızlığından şikayet ediyor sanki.

Mustafa Batu Kepekçioğlu

Bu değerli tartışmaya katkı vermek adına paylaşmakta olduğum, yukarıdaki yazının bir kısmında eleştirilen 3. Ödül'ü alan projeyi aşağıdaki linkten inceleyebilirsiniz: https://www.arkitera.com/proje/3-odul-trabzon-ortahisar-sanayi-mahallesi-kentsel-tasarim-fikir-yarismasi/ Ayrıca eleştiriyle ilgili cevabı bu linkten okuyabilirsiniz: https://www.arkitera.com/gorus/trabzon-ortahisar-kentsel-tasarim-fikir-yarismasinin-ardindan-yazilanlara-cevap-hakki/

Suphi Doğan

Mimarlar ciddi anlamda sahipsiz ve bu sahipsizliğin temelinde dayanışma ağına sahip olmamaları yatıyor. Ne kendilerine özel bir sendika var, ne de haklarını doğru düzgün koruyan bir meslek odası. Üç beş taksici koskoca büyükşehir belediyesine kafa tutarken, "okumuş çocuklar" haklarını aramaktan, mesleğini korumaktan aciz. "Korsan mimarlar" hiç çekinmeden bangır bangır reklam pr yaparken "evrakları görelim" diyen bir yapılanma yok... Yaşadığımız bir çok problemin aynası...