“Odunpazarı’nın Karakterinin OMM’da Yeniden Canlandırılması Fikri Hoşumuza Gitti”

Eylül ayında açılacak olan Odunpazarı Modern Müze (OMM) üzerine, yapının tasarımını yapan Kengo Kuma & Associates ekibinden Yuki Ikeguchi ile konuştuk.

Eskişehir’in Odunpazarı bölgesinde inşa edilen, Japon mimarlık ofisi Kengo Kuma and Associates (KKAA) imzasını taşıyan OMM, Eylül ayında ziyarete açılıyor. Erol Tabanca’nın kurucusu olduğu Odunpazarı Modern Müze (OMM)’nin mimari tasarımı üzerine KKAA’nın ortaklarından Yuki Ikeguchi ile söyleştik.

Burcu Bilgiç: Ofisin ortaklarından birisiniz ve uzun süredir Kengo Kuma ile çalışıyorsunuz. Şu an aktif olarak hangi projeler üzerinde çalıştığınızdan ve ofis içindeki organizasyondan biraz bahsedebilir misiniz bize?

Yuki Ikeguchi: Şu an zamanımın çoğunu Paris ofisinde geçiriyorum ve Avrupa’daki projeleri yönetiyorum. Danimarka’da iki tane projemiz var; İsviçre’de ve Avustralya’da birer projemiz var. Ofis içinde çok katı bir organizasyon şemamız yok. Stüdyoda yaratıcı kişiler olarak var olduğumuzu düşünüyorum. Ben öne çıkan projeleri yöneten altı ortaktan biriyim. Birçok ortak olmasına ve projeleri farklı şekillerde ele almamıza rağmen temelde birçok açıdan paylaştığımız ortak bir tasarım felsefesi var. Ofiste her zaman aynı ekiple çalışmıyorum, her projede çalıştığım insanlar değişebiliyor. Farklı ülkelerden ve kültürlerden pek çok farklı insanla çalışıyorum, ki bu durum işi oldukça ilgi çekici hale getiriyor. Aşağı yukarı 16 sene önce ofise başladığımda 15 kişiydik ve uluslararası projelerimiz yoktu, yani ofise erken dahil olanlardanım ve Kengo Kuma’nın tasarım yöntemine dair derin bir anlayışım ve sempatim var.

Fotoğraf: Batuhan Keskiner

Tasarım anlayışınızın yıllar içinde dönüştüğünü öngörüyorum.

Kesinlikle. Ofiste birçok deneyim edindim. Ofisteki temel yaklaşım, çevresiyle ilişkisi olmayan yabancı bir obje koymak yerine, kültürün, bölgenin, alanın, insanların, sanat ve zanaatin derinden anlaşılması ve mimarlığın bu yerel bağlamdan üretilmesi. Mimari tasarımlarımızdaki en ayırt edici yaklaşımın bu olduğunu söyleyebilirim. Bu konsept ofisteki tüm ortaklar ve tasarımcılar için genel bir yaklaşım, fakat bunu yorumlama şekli tamamen farklı bir metodoloji. Her seferinde farklı bir yoldan tasarlıyoruz ve yapıların her biri oldukça benzersiz ürünler oluyor.

Fotoğraf: Batuhan Keskiner

Buradan Eylül ayında açılacak olan OMM’un tasarımına geçmek istiyorum. Henüz yerinde görme şansım olmadı fakat yapının fotoğraflarına baktığımda devasa bir ölçekte olmadığı hissini edindim. Keza Eskişehir özellikle son zamanlara aktif bir şehir olmasına rağmen bir metropol kadar büyük ölçekli ve yoğun bir şehir değil – ve iyi ki de değil. Yapının ölçeğinin nasıl belirlendiği ve çevre yapılarla olan ilişkinin nasıl kurgulandığını anlatabilir misiniz?

Ölçeğin göreceli bir kavram olduğunu düşünüyorum, yani “şu metrekarenin üzerindeki yapılar büyüktür” diyemeyiz. Ölçek yapının kentsel bağlamıyla oldukça ilişkili bir kavram. Eskişehir ve Odunpazarı’nın İstanbul gibi büyük bir yerleşim olmadığı doğru. OMM binası kendi çevresinde öne çıkıyor olmasına rağmen, yapının ölçeği kentsel ölçek ile bölgedeki geleneksel konut ölçeği arasında bir yerde duruyor. OMM’u inşa ettiğimiz arazi, bir veya iki katlı eski geleneksel ahşap evler ile görece daha modern ve çok katlı yapıların etrafına dizildiği geniş bir bulvar arasında kalıyor. Müze de bu iki ölçek arasında. Mimarideki geometrik yaklaşıma bakıldığında ise alandaki ahşap konutlardan bahsedilebilir.  Odunpazarı’nda kendine has güzelliğe sahip küçük ahşap konutlar var. Bunlar birinci katın ikincinin üzerine geldiği tamamen düzgün hacimler değil, ikinci katları bir çeşit kıvrılma hareketi yapıyor. Ara sokağın her iki yanında bu küçük ahşap konutları gördüğünüzde sokağın dokusu oldukça büyüleyici hale geliyor. Alanda bulduğumuz ilk özellik bu oldu ve bunu yeni OMM binasına uygulamak istedik. Tabi ki bunu çok modern bir şekilde, sokakları veya evleri kopyalamadan, KKAA’nın dilinde yaptık. OMM farklı ölçekte bir yapı olmasına rağmen, aynen çevre yerleşimde olduğu gibi, kutuların bir araya yığıldığı ve açı aldığı hali hissetmek istedik. Bu geleneksel sokak dokusuna verilen bir karşılıktı. Bu açıdan bakacak olursak bir tarafta ahşap evleri ve Osmanlı stilini, diğer tarafta da yüksek modern yapıları oldukça yakından çalıştık. Sonuç olarak binanın ölçeğinin uygun olduğunu düşünüyorum ve hala insani bir yanı da var.

Fotoğraf: Batuhan Keskiner

OMM özel bir koleksiyonu kamuya açan bir müze. Bu özel-kamusal ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Müzeye kamusal bir alan olma özelliğini ne veriyor?

Yapının kamusal hayata ve etkinliklere nasıl dahil olacağı konusu müze tasarımında önemli bir konu. Belki şuradan başlayabilirim, Erol Tabanca’nın kurucusu olduğu OMM’un inşa edilmesinin arkasındaki fikirlerden biri de Erol Bey’in doğduğu şehre katkıda bulunmak. Yani OMM’un amacı sadece sanat sergilemek ve Türk sanatını desteklemek değil; yerel halkla ilişki kurmak ve gündelik hayatlarının parçası olmak da müzenin en önemli amaçlarından biri olarak ortaya konulmuş durumda. Zemin katı, sokağın ve meydanın bir parçası olacak şekilde çalıştırarak bunu olanaklı kılmaya çalıştık. Kültür meydanı olarak tanımladığımız alan merkeze yerleşiyor ve OMM’u, Hamam Müzesi’ni, Balmumu Müzesi’ni ve bazı cam atölyelerini etrafına alıyor. Meydan sanatla ilişkili tüm aktiviteler için bir platform oluyor. OMM’un zemin katının ise bu akışkan ve serbest hareketin parçası olacağı varsayıldı. Tabii ki güvenlik konusunu da düşünmemiz gerekti ve müze en başta ön gördüğümüz kadar serbest erişimli olmadı; fakat umuyorum ki verdiğimiz kararlar insanların kamusal alanın doğasının, kapalı ve erişilmez olmak yerine, ilişkili ve dışarıya açık olduğunu görmelerini sağlar. Umuyorum ki OMM, diğer kamusal mekanların daha açık ve ulaşılabilir olması için iyi bir örnek olur.

Fotoğraf: Batuhan Keskiner

Yapıda, yalnızca zeminde değil ara katlarda da dışarıya ilişkilenen açıklıklar, teraslar var sanırım?

Evet, çünkü yapı sadece sanat sergilemek için kapatılmadı, üst katlarda etkinlik salonları ve şehrin görülebileceği teraslar da var. Bu şekilde görsel olarak şehirle daha fazla ilişki kuruldu. Bu açıdan bakıldığında müze kapalı değil, aksine görsel olarak iletişime geçen bir yapı.

Koleksiyonla yapının nasıl ilişki kurduğunu merak ediyorum. Tasarım sürecinde nasıl bir sergileme yöntemi belirlendi ve buna bağlı nasıl sergileme mekanları oluştu?

Erol Bey’in, çoğunluğu Türk sanatçıların eserlerinden oluşan, koleksiyonu oldukça özel ve geniş kapsamlı bir koleksiyon. Koleksiyonun Türk kültüründeki çeşitliliği yansıttığını düşünüyorum. Bu nedenle en başından beri müzeyi, modern müzelerin çoğu gibi, beyaz bir küp olarak hayal etmedik. Aksine, aklımızda yerleştirmelerin ve büyük ölçekli projelerin de sergilenmesine olanak sağlayan, ölçek olarak çeşitlenen bir yapı oluştu. Zemin katta büyük bir sergileme alanı var ve tavan yüksekliği 9 metreye kadar çıkıyor. Zemin kattaki geniş alandan sonra 1, 2 ve 3’üncü katlarda kutular giderek küçülüyor. Bu alanlar daha küçük eserler için uygun ve seyirci sanat eserleriyle ile daha yakın bir ilişki içinde. Mekanların ölçekleri ve verdikleri farklı hisler özellikle belirlendi ve sanat eserleri yerleştiğinde bu kararların mantıklı olduğu ortaya çıktı. Şunu söyleyebilirim mekan oldukça özgün olmasına rağmen, beyaz bir küp olmadığı için, mekana sanat eserlerini yerleştirmek çok kolay değil. Fakat mekanlar oluştukça ve eserler yerleşmeye başladıkça ortaya çıkan şey oldukça heyecanlı ve ilginç.

Fotoğraf: Batuhan Keskiner

Malzemeden de biraz bahsetmek istiyorum çünkü ahşap özellikle büyük ölçekli yapılarda çok kullanılan bir malzeme değil. Yapıda yoğun olarak ahşap kullanma kararı nasıl verildi?

Konsept açısından bakarsak Odunpazarı zaten geleneksel olarak bu malzemenin alınıp satıldığı bir yer ve bunun yapının görsel karakterinde yeniden canlandırılması fikri hoşumuza gitti. Ahşap çağdaş ve modern yapılarda giderek daha az kullanılan bir malzeme, çünkü ahşapla inşa etmek kolay değil; malzemenin bakımı ise bir diğer zorluk. Ahşap yapı için, inşa edenlerin ve yapının sahiplerinin çok fazla özen ve anlayışa sahip olması gerekiyor ki Erol Bey’in bu konuda derin bir anlayışı vardı ve ahşapla inşa etmek için oldukça heyecanlıydı. Bu şekilde yapının belirli bir ikonik ifadeye sahip olmasını istedik. Ahşap sadece kaplama olarak kullanılmadı; yapısal bir rolü de oldu ve bölgenin tarihini sembolize etti.

Teşekkürler söyleşi için.

Ben teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir