“İzleyiciyi Mekânın İçine Çekmek ve Mekânın Gizemi İçinde Dolaşma Hissini Vermek İstiyorum”

Mimar ve fotoğraf sanatçısı Ahmet Ertuğ, mimari miras ve tarihi yapılar üzerine yaptığı mimari fotoğraf çalışmaları* hakkında sorularımızı yanıtladı.

Mimari mirası konu alan fotoğraf projeleri 30’dan fazla kitapta yayınlanan mimar ve fotoğraf sanatçısı Ahmet Ertuğ, dünyadaki iyi korunmuş mimari mekânları fotoğraflayarak, koruma bilincinin gelişmesine katkıda bulunuyor ve insanları kültür mirası ile tanıştırmayı amaçlıyor.

Ahmet Ertuğ’un Avrupa’nın tarihi kütüphanelerini konu alan fotoğraf sergisi 2009’da Paris’teki Bibliothèque Nationale de France’ta gerçekleşti. Ertuğ’un İtalya’daki Rönesans dönemi sanatını ve mimarlığını yansıtan tiyatro, kütüphane ve sarayları konu alan fotoğraf sergisi “Vanishing Point”, 2018’de Museum Of Modern Art Dubrovnik’te sanatseverlerle buluşmuştu.

Güncel olarak, İtalya’da Rönesans dönemi mimari eserlerinin fotoğraflarını çekmekte olan Ertuğ’un büyük boydaki fotoğrafları, özel koleksiyonlarda yer alıyor.

Fotoğraflarınızda gözle göremediğimiz detaylar, yapısal bağlantılar ve strüktür açıkça görülebilir hale geliyor. Bu açıdan bakacak olursak Londra’daki Architectural Association (AA) School of Architecture’da aldığınız mimarlık eğitimi fotoğrafa bakışınızı nasıl etkiledi? Bir mimar olarak, fotoğrafını çektiğiniz mekânla kurduğunuz ilişkiyi nasıl tarif edersiniz?

Mimarlık eğitimimi 1968-1974 yılları arasında Architectural Association’da (AA) aldım. Londra’nın merkezinde Bedford Square’de birkaç küçük yapıda yer alan bu efsane okuldan 1974’te mezun olduktan sonra hiç durmadan bize gösterilen yolda ilerledim. Haftalık program ile bildirilen konferans dizilerine öğrencilerin istediği konferansı seçerek katılabilme özgürlüğü bulunmakta idi. Sınıf farkı olmadan her isteyen bu konuşmalara katılabiliyordu. Dünyanın çeşitli ülkelerinde katılımcı mimarlık, ya da kendi evini kendi yapan insanlara yardımcı olan kişiler deneyimlerini aktarıyorlardı. Aynı zamanda da Richard Rogers, Norman Foster, Archigram üyeleri, Peter Cook gibi efsane mimarların konuşmalarını da dinleme, onları tanıma imkânım oldu.

Bu özgür eğitim modelinin içinde 5 yıl bulundum. AA’nın yanı sıra Londra sokakları, müzeleri, sergiler ve konserler kimliğimi oluşturmama destek verdi. AA’nın Bedford Square’deki adresinde bulunmasının asıl amacının da bir mimarın eğitiminin okul binası dışında olması gerektiğine inanmalarıydı. Fotoğraf çekmeye bu dönemde Londra’da başladım.

İyi bir fotoğrafçı olabilmek için önce çok sağlam bir kültür altyapısında eğitim almış olmak gerekli. Teknik konulardan önce mimari, arkeoloji, çevre sorunları gibi konularda bilinçlenmek şart. Neyi ne amaçla çekeceğinize karar verdiğiniz anda zaten gerekli olan teknik donanım ile tanışıyorsunuz.

Mimarlık yaptığım yıllarda insanların mimari miras ile hiç ilgilenmediklerini fark ettikten sonra fotoğrafı bir “bilinçlendirme” aracı olarak kullanmaya başladım.

Mimarlık pratiğinizin ardından mimar olarak kendinizi fotoğraf yoluyla ifade ediyorsunuz. Yüzyıllar öncesinin önemli sanatçılarının ve mimarlarının dünyayı algılama biçimlerini temsil eden eserlerini kendi yorumunuzu kattığınız tek bir karede yeniden canlandırıyorsunuz. Mimar olarak fotoğraf sanatıyla kurduğunuz ilişkiyi ve tarihi yapılarda fotoğraf çekme süreçlerinin sizin için önemini nasıl tarif edersiniz?

Mimari yapıların fotoğraflarını çekmek benim için bir tutku. Her çektiğim bina bana yeni bir kitap okumuş gibi bilgi ve tecrübe vermekte. Her çekim yapacağım yapıya özel izinler alarak girmekteyim. Kimsenin olmadığı zamanlarda bu görkemli yapıların içinde olmak muhteşem bir his. Her zaman o yapıyı tasarlayan mimarın gözünden o binaya bakmaya çalışırım. Mimarın yapısına bakmak istediği yeri içgüdüsel olarak hissederek kameramı yerleştiririm. Bu meditatif bir çalışma süreci olarak gelişir. Çekim yaparken uzun poz süreleri veririm. Bu 2 dakika ile 5 dakika arasında değişen süreler olur. Bu esnada tüm çekim ekibi hiç kımıldamadan, sessizlik içinde durur. Çekimde yanımda 15 -20 film kaseti bulunur, bu 30-40 film demektir. Yapacağım çekimlerden emin olarak beni bütün gün idare edecek şekilde bu filmleri kullanmam gerekir.


Fotoğraf: Ahmet Ertuğ. Teatro Farnese, Parma, İtalya.

Selçuklu mimarisi, Mimar Sinan yapıları, Antik Yunan ve Bizans Dönemi eserlerine dair fotoğraflarınızdan oluşan çok sayıda kitabınız var. Fotoğraflarınızda ağırlıklı olarak, dünya mimarlık tarihinde önemli yeri olan saray, kütüphane, tiyatro gibi yapılar üzerinde çalışıyorsunuz. Aynı mekânları fotoğraflayan diğer sanatçıların eserlerinden farklılaşan çalışmalarınızı kültürel mirasın korunması ve belgelenmesi anlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

AA’da mimarlık eğitimi aldıktan sonra İran’da ve Japonya’da bulundum. Bu iki kültürün olağanüstü mimari ve estetik değerleri benim kamera bakışımı ve mimari mekânı yorumlama bilgimi oluşturdu. Bir de bunların üstüne efsane mimar Sedad Hakkı Eldem ile yakın dostluğum ve birlikte mimari çalışmalarımız oldu. Bunlardan dolayı mimari mekânların fotoğraflarını çekerken içgüdüsel bir bakış açım oluştu.

Tarihte önemli iz bırakmış olan yapılar yıllar içinde tekrar tekrar fotoğraflanmakta. Bu fotoğraflar yan yana geldiği zaman ilk bakışta birbirlerinden etkilenmiş gibi gözükse de aralarında önemli nüans farkları olduğu gözü eğitilmiş insanlar tarafından anlaşılabilir. Farklılıklar fotoğrafçıların geldiği kültür altyapısı ile de bağlantılı olarak o “aura”yı taşırlar. Örneğin benim işlerimde kompozisyonda, renklerde, kontrast değerlerinde Bizans, Osmanlı, İran ve Japon estetik değerleri hakimdir.

Leonardo da Vinci’nin Milano’daki Santa Maria Della Grazie Manastırı’nın duvarına resmettiği Son Akşam Yemeği’ni fotoğrafladınız. Duvardaki en ince çatlakları göstermekteki hassasiyetinizin sebebini, yapının mimarisindeki tarihsel değişimleri fotoğrafa yansıtmak olarak yorumlayabilir miyiz?

Bu çekimleri yapmadan önce stüdyomda bir ay simülasyon yaptım. Hangi mesafeden, hangi yükseklikten hangi objektif ile çekmem gerektiğini araştırdım. Sonunda 600 mm bir tele objektif ile yerden iki metre yükselerek çekmemin en iyi neticeyi vereceğine karar verdim. Bu optik en son 10 yıl önce Almanya’da yapılmış özel bir seri idi ve son kalan bir adet objektifi temin edebildim. Eserin üzerinde insan gözünün göremediği en ince detayları, duvardaki çatlakları gösterebildiğim takdirde olağanüstü bir yorum olacağına karar verdim. Bu objektif bu iş için biçilmiş kaftan, gelmiş geçmiş en keskin optik idi.

Yapının çatlakları yapılan bire bir boyuttaki baskıda o kadar gerçek bir etki verdi ki, sanki duvarın bazı parçaları aşağı düşecek gibi duruyor. Fotoğrafın boyutu 1,6×8,8 metre olarak basıldı. Fotoğrafın genişliği ve içinde yer alan karakterlerin ölçeği orijinal eser ile aynı.


Fotoğraf: Ahmet Ertuğ. Fransa Ulusal Kütüphanesi, Oval Salon. Paris, Fransa.

Çekimlerde analog teknikler ve 20×25 cm film kullanıyorsunuz. Günümüzün hızla dijitalleşen çekim teknikleri yerine, analog çekim teknikleri yönündeki tercihinizin perspektif, ışık kullanımı ve kusursuza yaklaşmak gibi açılardan fotoğraflarınıza ne gibi katkıları oluyor?

Büyük formatlı teknik kameraların perspektif kontrolünde sağladığı yararlar var. Mimari mekânlar içinde çekmek istediğiniz bölgeyi perspektifi bozulmadan kadrajlayarak 20×25 cm’lik filmin tam ortasına alabiliyorsunuz. Büyük formatlı kamera ile çalışmak, çektiğim görkemli mekânlar ile yakınlaşmamı ve çok ince detaylarına kadar fotoğraflarımda gösterebilmemi sağlamakta.

20×25 cm kameranın arkasındaki camdan konuya baktığınız zaman olağanüstü bir yakınlaşma buluyorsunuz. Bu sırada taşların kalp atışlarını duyabileceğinizi geçmişte söylemiştim. Fotoğrafını çektiğiniz konu ile aranızda özel bir ilişki olması gerekiyor.

Son zamanlarda çok ilerlemiş olan dijital teknolojiyi de teknik kameralarda kullanmaya başladım. Filme yaklaşan bir kalite oluşmaya başladı.

“Vanishing Point” serginizdeki eserler arasında İtalya Caprarola’daki Villa Farnese’nin merdivenlerini ve Sala del Mappamondo’yu (Dünya Haritası Odası) fotoğrafladınız. Bunun gibi tarihi binalarda çekim süreci nasıl işliyor? Tarihi mekânlarda çekim tekniğinin getirdiği sınırlandırmalarından ya da kolaylıklardan söz edebilir miyiz?

Çekimlerim son yıllarda özellikle İtalya’da yoğunlaştı. Tarihi mekânların en bilinçli korunduğu ülke denebilir. Fotoğraflarımda mimari mekânların niteliği önem kazandığı için korunmuş, yaşayan kent mekânları benim öncelik verdiğim yerler. Bu mekânlarda fotoğraf çekmek büyük bir zevk. Her şey yerli yerinde size sadece eserin hakkını vererek fotoğrafını çekmeniz görevi düşüyor.

Galeride ve müzelerde sergilenen fotoğraflarınız büyük boyutlarda basılıp, sergileniyor. Bu boyutlardaki fotoğrafların anıtsallaşması ve mekânla kurduğu ilişki bakımından özel bir anlamı var mı?

Fotoğraflarımı 20×25 cm film ile çektiğim için 180×225 cm gibi boyutlara büyütüldüğü zaman mimari mekân olgusu ortaya çıkmakta. İzleyiciyi mekânın içine çekmek ve mekânın gizemi içinde dolaşma hissini vermek istiyorum.

İnsanlarımız tarihi kent mekânları içinde yaşama şansını maalesef yitirmekte. Fotoğraflarımda dünyada en iyi korunmuş mimari mekânları izleyiciye sunmak istiyorum. Bu bir bilinçlendirme ve kültür mirası ile insanları tanıştırmayı amaçlamakta.

Büyük format kamera ile çekilmiş fotoğraflar mimari mekânlarda insan gözü ile görülemeyen ince detayları ortaya çıkartmakta ve doğru ışık ortamlarında çekildiği zaman görkemli sunumlar oluşturmakta.

* Ahmet Ertuğ’un fotoğraf çalışmaları hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

2 yorum

Bir cevap yazın