“Hollanda’da da Birçok Proje Yarışma Sonrası Hayata Geçmiyor”

IND[Inter.National.Design]'nin kurucu ortaklarından Arman Akdoğan ile Hollanda'dan Türkiye'ye yarışmalar ve kamu kurumlarının kente dair politikaları hakkında konuştuk.

Arzu Eralp: İstanbul’dan Rotterdam’a uzanan hikayenizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Arman Akdoğan: Rotterdam’a yerleşme sebebim Berlage Ensititüsü’nde Yüksek Lisans Programına başlamış olmam. 2000 yılının başıydı ve Hollanda mimarlığı 90’larda oldukça ivme kazanmıştı. Bu ivmenin sebebinin aslında farklı bir yönü var; 1980’lerde Kuzey Denizi’nde Hollanda’nın doğalgaz yatakları keşfedip, bunları işletmesiyle gelen avantajını kullanmaya başlaması.

Ülkenin peyzajının deltalardan elde edilen kara parçası olması önce planlamaya ve ardından mimarlığa her zaman önem atfetmelerini mecbur kılıyor. Berlage Enstitüsü ise bu düzeneğin akademik ortamda tartışıldığı ve dönemin tüm önemli mimarlarının bu çalışmalara eğitmen olarak davet edildiği bir platform sunuyordu. O dönem henüz ensitütünün on senelik geçmişi olmasına rağmen devlet desteğiyle ilerleyen çok enerjik bir çalışma ortamı mevcuttu. Kurucu Herman Hertzberger ve ardından Wiel Arets in dekanlığı ile devam etmekteydi. OMA nın eski kurucularından Eli Zanghelis ve Rem Koolhaas yönetim kurulunda idi. 2-3 sene içerisinde hemen hemen tüm tanınan mimarların işlerini yakından görme, tanışma ve beraber çalışma fırsatı bulduk. Ardından üç sene West 8’te mimarlık, kent planlama ve peyzaj tasarımı üzerine karma bir pratiğin içerisinde yer alma şansım oldu. Ceuta’daki konut yarışma projesini kazanana kadar bir süre de Office for Metropolitan Archictecture (OMA) da çalıştım, çok verimli bir dönemdi. Bu dönemin ardından şahsi olarak yarışma ile kazandığımız Ceuta’daki konut projesinin uygulamaya geçmesi IND’nin Rotterdam’da kuruluşunu getirdi.


Ceuta Konut Projesi

”Göçmen mimar, bir anda cazip bir konuma geldi”

IND, farklı kültürlerden insanların çalıştığı bir ekip ile farklı coğrafyalarda projeler üretiyor. Hollanda’da Türk bir mimar olmanın avantajları ve dezavantajları neler?

Aslında bu sorunun çok yönlü yanıtları mevcut. Avantaj/Dezavantaj kavramları birbirine dönüşebiliyor. Örnek olarak dilini bile bilmediğiniz bir ülkede zaten her koşulda zor olan mimarlık pratiğini sürdürmeye çabalamak. Dilini bilseniz dahi çok mükemmel konuşmak zorundasınız, yoksa göçmen konumuna düşüp sözünüzün dinlenmeme riski bulunuyor. Bu dezavanatjlı bir durum. bizi ülke içindeki potansiyeller dışında başka ülkelere yönlendirdi, tabii bu çaba da oldukça zahmetli. Biz bu zor durumu daha eğlenceli kılmaya çabalayıp ofise IND adını koyduk. ”Inter.National.Design” IND fikri Hollanda da göçmen, oturum, çalışma izni veren kurumun adı Immigratie Naturalisatie Dienst, IND, çevirisi “Göçmen Doğallaştırma Servisi” doğallaştırma işi ile aşağılayıcı bir yanı olan kurumun komik adını ofis adı olarak koyduk. Göçmenlik olgusunun aslında metropol üretimindeki gücü ve etkisi zaten yüksek lisans içerisinde araştırdığım bir konuydu. IND ismi de çalışmalarımıza ivme kazandıran bir temaya dönüştü. IND’nin ilk senelerinde, Hollanda ekonomisi yerinde ve hala planlamaya meraklıyken Utrecht Overvecht’te Türk, Fas kökenli göçmenlerin bulunduğu savaş sonrası konut tipolojilerinin dönüşümü konusunda projeler bizden istendi. Göçmen mimar, bir anda cazip bir konuma geldi. Hollanda ekonomisinin 2010’dan sonra inşaat sektöründe yavaşlaması yerel mimarları oldukça zor bir konuma soktu. Bizi de etkiledi. Avantajımız başka ülkelere meraklı göçmen olmamız, bu durum diğer mimarlara nazaran nefes almamızı sağladı. Ortağım Felix Madrazo’nun Meksikalı olması göçmen statümüzü batının en batısına kadar pekiştirdi. IND aslında ulus kavramıyla ilgilenmeyip, bireyler ve bireylerin biçimlendirdiği şehirler üzerine yoğunlaşma fikrini beraberinde getiriyor. Projelere tarafsız bakıp analitik ve araştırmacı çözüme odaklı bir süreç izliyor olmamız bizi yerelden daha yerel yaptığını ve bu durumun avantaj sağladığını farkettik.

”Planlamanın sonuçları hiçbir ülkede toz pembe değildir”

Türkiye’de kamu kurumlarının proje elde etme süreçlerindeki aceleci tutumu kentlerin oluşumunda bugün geldiğimiz durumun altyapısını oluşturuyor. Kamunun proje elde etme süreçlerini Hollanda ile karşılaştırdığınızda nasıl yorumluyorsunuz? Hollanda’da kamu kurumlarının proje elde etme süreçleri nasıl işliyor?

Kurumların proje elde etme süreçlerindeki yaşadıkları problemler her ülkede aşağı yukarı aynı. Süreçlere ve sonuçlara farklılık getiren durum, kurumlar arasındaki ilişkilerin, iletişimin güçlü olması ve planlamadaki birikimleri. Aslında her yerde şehirleşme olgusu politika, zaman, koruma, gelişme, sermaye gibi güçlerin birbirleriyle yarışmasından kaynaklanıyor. Türkiye’de veya Hollanda’da da durum farklı değil, fakat çözümler için ürettikleri yöntemler farklı. Hollanda’da bürokratik işlemlerin çokluğu, her kurumun onayının alınması gerekliliği, tepeden inme kararlar ve sürecin yavaşlığı çok eleştiri alıyor.

Şehir planlamanın süreçleri ve sonuçları hiçbir ülkede toz pembe değildir. Karşılaştırmak gerekirse, Hollanda kurumlararası iletişimi güçlü bir ülke, birikimleri de mevcut. Örnek olarak Hollandalı bir X kurumsunuz veya bakanlıksınız delta sığ su alanından kara parçası kazanmak süreci içerisindesiniz, tarım veya şehirleşme için bu toprak parçasını kullanacaksınız, dolayısıyla ardından nasıl kullanılacağını iyi planlamak zorundasınız. Bu işi gerçekleştirmeniz birçok uzman kurumu devreye sokmadan imkansız. 1500’lü yıllardan beri süregelen hikaye. Önce kilometrelerce setler (dijk) çekilecek, değirmenler kurulacak bu sistemler ile sular içeriden denize taşınacak, suların atılmasında süreklilik sağlanacak, setler korunacak, yeşil alanlar belirlenecek, yatırımcılar seçilecek, tarım yatırımcıları belirlenecek. İşi gerçekleştirmek için binlerce uzman ve katılımcı hepsi gruplar halinde beraber çalışmak zorunda. Tüm bu çalışmalar, 600 yıllık sürecin evrimi ile gelişen çalışma, beraberlik, bilgi, beceri ve birikim. Şimdi Anadolu’da geçmiş 600 yıllık şehirleşme sürecini düşünürseniz arazi bolluğunda verimli tarım arazilerinin kolayca dağıtıldığı, herkesin bu arazilere istediğini yaptığı, nüfus yoğunluğunun aslında kilometre başına çok düşük olduğu bir süreci düşünmek gerekir. Sınırsız imkanların planlamaya gerek duyulmadan kullanıldığı mekanlar. Türkiye’de geçmişte planlamanın olmadığını suçlarken aslında bu faktörü göz önüne almak gerekir. Bugüne kadar pek duyulmamış bir söylem ama Türkiye’de bugüne kadar planlamaya gerçekten ihtiyaç duyulmadı, gelecekteki yoğunluğu gören akılcı bir bilinç de bulunmadı, bulunması da o günkü şartlarla zordu. Fakat günümüzde şartlar değişti.

”Mimarlar Odası’nın ofisini basacaksınız, saf dışı etmeye uğraşacaksınız”

Hollanda’nın 500 yıldır içinde olduğu arazi yoksunluğu durumunu, son 20 yıldır İstanbul için tecrübe etmekteyiz. İstanbul’da her metrekare sahiplenilmiş beton denizi durumunda, dolayısıyla artık Hollanda’nın delta denizi ile özdeş. Bu beton denizinin dönüşümü için kurumlar arası iletişim şart. Zaten içerisinde bulunduğumuz kavga içerisinde Gezi olayları bile sürecin bir parçası bence. Mimarlar Odası’nın ofisini basacaksınız, saf dışı etmeye uğraşacaksınız. Eylemlerin ardından uzmanlar Başbakan ile toplantılar yapacak. Artık kurumlararası iletişim zaruri, fakat nasıl olacağı konusunda birikim yok. Dolayısıyla önce kavga çıkacak ardından iletişime geçilecek. Avrupa Birliği kurulmadan önce Dünya Savaşları trajedisini yaşaması gibi. Artık İstanbul’da gerçekten planlama ihtiyacı doğdu!

Yukarıdaki soruya paralel olarak kamu kurumlarının açtığı yarışmalara yaklaşımınız nedir? Türkiye’de mimarların, açılan yarışmalara tereddüt ile yaklaştıkları bir dönem yaşıyoruz, bu durumda kamunun yarışma projelerini uygulamamasının rolü büyük. Hollanda’da da aynı sorunlar paralellik gösteriyor mu?

Bence yarışmaların her türlüsü oldukça olumlu bir süreç, tereddütlerin sebebini anlayamıyorum. Kanımca eleştiriler yarışmaların niteliğine değil daha çok niceliğine odaklanmalı. Türkiye de yarışmaların büyük çoğunluğu oldukça güvenilir ve şartnameleri iyi hazırlanmış vaziyette, sürekli yarışmaların karakteri üzerinde tartışmak yersiz. Kurumların veya sistemin yarışma üretememesi daha önemli ve soyut bir problemdir, eleştirisi bile zordur, bu konuyla nasıl baş edileceğini araştırmak zorundayız. Türkiye 80 milyon nüfuslu bir ülke neden ve nasıl bu kadar az yarışma açılıyor? Önce nedenlerini belirlemek gerek, ardından çözümlerini.

Yarışmalarda seçilen projelerin uygulanamamısında birçok faktör söz konusu. Bence tüm dünyada, Hollanda’da da birçok proje yarışma sonrası hayata geçmiyor. Hollanda’da bir kısım davetli yarışmada sonucun bile açıklanmadığı durumları gördüm. Orada yarışma kimi zaman mimarlara uygun bedeller ödenip hizmet alımı olarak da görülüyor. Mümkün olabilecek proje olasılıklarını görmek için. Bence eğer yarışmalar hizmet alım süreci olarak yeterli, mimarlara ve çevreye fayda sağlıyorsa projelerin yarışma ardından uygulanıp uygulanmadığına da bakılmamalı. Her ülkede olduğu gibi uygulamaya geçmesi politik ve ekonomik koşullara bağlı.

Türkiye’de uzun bir aradan sonra çok tercih edilmeyen bir yöntem olan ”ön seçimli” yarışma modeli yeniden kullanılmaya başlandı. Ulusal yarışmalarda herkese eşit fırsat sağlanması avantaj olabiliyorken, ön seçimli yarışmalarla, ulusal yarışmalarda yaşanan çok sayıda katılım ve harcanan emeğin karşılığının verilememesi engelleniyor ve yarışmanın konusuna göre daha verimli bir model önerilebiliyor. Avrupa’da bu model uygulanıyor mu?

Eleştirilerin büyük bir kısmının ”davetli” veya ”ön seçimli” yarışmalar yöntemizne karşı yapıldığını görüyorum. Fakat bu tip yarışmalar kurumları en az yoran ve tasarımcının hizmetine maddi karşılık vermeye çabalayan bir yöntem. Kimi zaman işveren için maddi yükten de öte çok fazla bir iş yükü. Birçok yarışma sürecinde kurumların imkanı ve konuyla ilgilenecek personeli mevcut değil. Olsa da kimse organizasyon külfetine katlanmak istemiyor. Çalışkan mimarların, akademisyenlerin çabalarıyla yoktan var edilen yarışmalara tanık oluyorum. Bence eleştiriler yerine destek vermek daha doğru bir yaklaşım. Diğer bir konu da yarışma süreçlerini günümüz koşullarına uyum sağlatıp, teslim ve seçim koşullarının hafifletilmesi. Artık fikir projesi kapsamında yarışmalar üretilip maket istenmeden, digital teslimler ile jürinin de verimli çalışacağı sistemler kurmamız şart. Bu süreçte yarışma açan kurum daha az yorulur ise bir sonraki projeyi yarışmayla elde etmekten çekinmez. Bu iş yükü davet yöntemi ile azalmakta. Düşünsenize Türkiye’de her ay 10-15 tane davetli yarışmaya girildiğini, her mimarlık ofisini meşgul edecek ve karşılığını alacak bir ortam oluşabilirdi.

Türkiye’nin yarışmalardaki birikimini ve organizasyonlardaki tecrübesini hiç küçümsemek gerek. Aynı zamanda jürilerin güvenirliğini de. Hollanda’da durum farklı Avrupa’da özellikle Fransa, Hollanda, Belçika’da yarışmaların tümü davetli. Çoğuna da ağır yeterlilik koşulları ile katılınabiliyor. İspanya’da ise durum farklı, tüm kamu yapıları davetli veya açık yarışmalarla elde edilmek zorunda.

Çanakkale Karasal-Sayısal Yayın Kulesi Yarışması’na Powerhouse Company ile katıldınız, bu işbirliği sürecinden ve yarışmaya hazırlık motivasyonunuzdan bahsedebilir misiniz?

Çanakkale Anten Kulesi Yarışması, uluslararası tüm tasarım ofislerine açık, aynı zamanda nitelikli bir jüri ile ilerledi. Seçilen yarışmacı ekiplerden de oldukça çekindik açıkçası ve bu durum daha çok çalışmaya sevketti bizi. Proje tesliminin yılbaşı ertesine denk gelmesi Avrupa’da olanlar için oldukça kısıtlı bir süreydi. Ön seçim aşamasında PHC ile birleşip portfolyomuzu geliştirip şansımızı arttırmayı düşündük. Seçilmiş olmamız da bu düşüncemizi doğruladı. Süreç içerisinde ve sonucunda IND’nin yöreyi tanıması ve araştırmalarımızın iyi olması avantaj sağladı.


Çanakkale Karasal-Sayısal Yayın Kulesi Mimari Proje Yarışması

OMA, West8, Mecanoo, UNStudio gibi ofislerin ve NAI, Berlage Institute, TU Delft gibi enstitülerin Amsterdam-Rotterdam-Delft ekseninde yer almasının ülkedeki mimarlık ortamına ve anlayışına etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Bu saydığınız ofisler ve diğer birçok ofis Rotterdam ya da yakınındaki Delft şehrinde. Hollanda 90’larda bilinçli olarak okul ve ofisleri bu bölgelere yerleşmesi için maddi ve yönetimsel desteklerle teşviklerde bulundu. Rotterdam da Amsterdam gibi bir liman şehri, fakat aynı ölçüde turizim ile rekabet etmesi mümkün değil. Rotterdam’ın modern mimari turizm merkezi olarak dönüşümü destekleniyor. İkinci Dünya Savaşı’nda da şehir merkezinin eski dokusunun yarısının yıkılmış olması modernitenin canlanmasını elverişli kıldı. Fakat yavaş yavaş, adım adım inşa ediyorlar. Oldukça tedbirli ve planlı. Çoğu mimarın da 650.000 nüfuslu küçük bir şehirde buluşması bilgi alışverişini, canlılığı ve yaratıcılığı aktif tutuyor, bu anlamda mimarlık ortamına oldukça pozitif bir etkisi var.

Hollanda’da yaşadığınız 13 yıllık süre zarfında kentleşme politikaları ve mimarlık pratiği adına nasıl bir değişim gözlemlediniz?

İlk Hollanda’ya yerleştiğimde ekonomik olarak gelişmiş bölgelerin nüfusunun ikiye katlanacağı senaryoları konuşuluyordu. Amsterdam, Rotterdam, Lahey, Utrecht bağlantılarının veya Hollandalıların Randstad (endüstüriyel metropol) olarak adlandırdıkları ekonomik gelişim bölgesinin şehir dokusunun birleşmesi gibi ihtiyaçlardan söz ediliyordu. Tamamiyle 1915-1945 arası fütüristik söylemlerin ileri boyutlarında bir mimari atmosfer söz konusuydu. Bu durum 11 Eylül olayları ile azalmaya ve 2008’de yaşanan küresel ekonomik kriz ardından yavaşca gelişim ve büyüme isteğinden uzaklaşıldı. Göçmen alımına karşı tutumu olanların sayısı arttı. Yetişkin ve yaşlı nüfusunun da çoğalması ekonomik arz ve talep dengeleri değiştirdi. (Zaten bu durum önceden bekleniyordu.) Hollanda her zaman doğası gereği planlı olması gereken bir ülke. Aşırı planlamanın dezavantajlarını kıracak Türkiye’den örnekleri inceledikleri ve test ettiklerini de görüyorum. 1990’ların öncesine kıyasla, şu an için herhangi bir gelişim politikası öngörmüyorlar. Bölge planlamada da artık biraz daha esnek, merkezi planlamadan daha çok yatırımcının yönlendireceği planlamalara geçişi araştırmaktalar. Tabii bu süreç gayet bilinçli ilerliyor.

Etiketler

Bir yanıt yazın