Bu Tip Anıtsal Yapıların Sonlanması için Başbakanlık ya da Cumhurbaşkanlığı Düzeyinde Sahiplenilmesi Gerekiyor

"İş Üstünde" söyleşi serimizin ilk konuğu Uygur Mimarlık ve Ankara'da inşaatı devam eden Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Konser Salonu. Semra Uygur ve Özcan Uygur bizi şantiyelerinde konuk etti, ardından da sorularımızı yanıtladı.

Mimarları “iş üstünde” yakalamayı hedefleyen söyleşi serisi, mimarlık ofislerinin üzerinde çalıştıkları projeleri henüz tasarım veya inşaat aşamasındayken ele almayı amaçlıyor. Tasarımcı mimarlar ve ekipleriyle üzerinde çalıştıkları bir proje özelinde yapılacak ziyaretler ve söyleşiler, umuyoruz ki sadece projenin Arkitera.com okuyucusuyla paylaşılmasını sağlamayacak; aynı zamanda süreci hep beraber göğüsleyen ekibin de ön plana çıkmasına ön ayak olacak.

Bu minvalde yaptığımız ilk söyleşi de Uygur Mimarlık’la. 1992 yılında katıldıkları AKM CSO Konser Salonu ve Koro Binaları Mimari Yarışması’nda birinci olan Uygur Mimarlık’ın projesi 2015 yılında hala inşaat sürecinde. Cermodern gibi Ankara’ya kazandırdıkları kültür yapılarından biri olacak CSO Konser Salonu da sanatsever Ankaralı’ların heyecanla beklediği bir yapı. Son birkaç senedir hızlanan inşaatı ve “yumurta” formundaki salonlarıyla dikkatleri üzerine çeken bina, en nihayetinde ona sahip çıkacak yetkili birini bekliyor denebilir. 

Bize şantiyelerini gezdiren Semra ve Özcan Uygur, proje ve uygulama süreçlerinde yaşadıkları zorluklardan, yapılarının Ankara için ne anlam ifade ettiğine kadar CSO’ya dair tüm merak ettiklerimizi samimiyetle anlattılar. Keyifli okumalar… 


Cermodern

İlknur Sudaş: Öncelikle gezi için çok teşekkür ediyorum. CSO Konser Salonu, aslında hepimizin uzun zamandır bildiği, heyecanla bitmesini beklediği bir proje. İsterseniz öncelikle 1992 yarışma süreciyle başlayalım. Kaç ekip katılmıştı?

Semra Uygur: Yarışmaya 46 adet proje katılmıştı. 7 asli jüri üyesi, 9 danışman jüri üyesi vardı. 1992 yılı Mayıs ayında ilan edilmişti yarışma, Ekim ayında da sonuçlandı. Tam bir sene sonra da sözleşme imzalandı. 

Projenin hazırlanması ne kadar sürdü?

Semra Uygur: Uzun sürdü. Çünkü proje hazırlığı süresince Bayındırlık Bakanlığı tarafından hem proje kontrol müşaviri hem de akustikuzman bizim proje sözleşmesi imzalanmasından sonra atandı. Tabii bu geç atanma süreçleri projelerin hazırlanma süresini uzattı. Salonlar hariç proje 1998 yılında tamamlandı. Akustik uzman ile bakanlık arasında yaşanan iletişim ve koordinasyon sorunlarının projeye yansıması nedeniyle yaşadığımız aksaklıklar sonucunda salonlara ilişkin projeler de 2008 yılında bitti. Proje tamamlanmadan 1995 yılında inşaat ihalesi yapılmıştı, inşaat yavaş da olsa devam ediyordu.

O sırada yönetmelikler değişti ve 2010 senesinde yeniden bir sözleşme yapıldı. Otoparklar hariç, sanatçı çalışma ve koro çalışma mekanlarının bulunduğu yan bloklar deprem yönetmeliği, yangın yönetmeliği, binaların performans yönetmeliği değişiklikleri nedeniyle sıfırdan yeniden yapıldı. Salonlar 2008’de bittiği için bir değişikliğe uğramadılar. Kısaca 2008 ve 2011’de bitmiş oldu böylece projeler.

“Şartname zamanla eskimeyecek bir yapı istiyordu.”

Projeyi hazırlarken ilk motivasyonunuz neydi? Nasıl yola çıktınız?

Semra Uygur: “İyi bir şey yapmalıyız” diye yola çıktık. Çok uzun süre çalıştık, çevre ile ilişkili analizler yaptık, Anıtkabir ile Kale’nin aynı aks üzerinde oluşunu dikkate aldık, vs. Örneğin, Anıtkabir ile ilgili yaptığımız araştırmada Paul Bonatz’ın görüşüyle, Emin Onatlar’ın projesinde mozalenin kale aksına döndürüldüğünü bu süreç içerisinde öğrendik. Atatürk’ü “gelecek” olarak gördüğümüz için, bizim projemiz de Kale ve Anıtkabir arasında yani geçmişle gelecek arasında bir es, bir durak oldu. 

Özcan Uygur: Kent içindeki duruşunu da önemsedik. Yapacağımız projenin Ankara’nın, sonra da Türkiye’nin belirgin bir yapısı olacağını düşündük. Bu nedenle, projeyi kent bağlamında ele aldık, günlerce gecelerce çalıştık, yoğun tartışmalar yaptık.

Semra Uygur: Önemli bir noktayı da kaçırmamak lazım. Bu yarışmanın şartnamesi çok iyi hazırlanmıştı. Beklentiler, istekler açık ve netti. Örneğin açıklamada arazinin Anıtkabir’in açıkça görülebildiği tek yer olduğu yazıyordu. O zamana kadar fark etmediyse bile insan, o gün yeniden oraya gidip deneyimleyebiliyordu bunu. Şimdi de öyle olduğu görülebilir. Bu nedenledir ki mesela bizim yapımız Atatürk Bulvarı’ndan epeyi aşağı kottan başlar. Şartname zamanla eskimeyecek bir yapı istiyordu, bizim projemiz için de jüri raporunda ” Proje belirli bir zaman kesimi için geçerli olabilecek bir tasarım dili ile ale alınmış bir yapıdan çok, kent ölçeğinde zamanla eskimeyecek bir simgesel davranış ortaya koymuş ve bu tutumu ile öne çıkmıştır” diyor. Kısacası iyi bir şey yapalım diye gerçekten çok çalıştık.

O dönem bunun dışında da yarışmalara giriyordunuz değil mi? Büyük bir ekibiniz var mıydı?

Semra Uygur: Sanıyorum girdiğimiz 15. yarışmaydı CSO ve 35 yaşındaydık. Mayıs’ta açılmıştı yarışma, teslim de Eylül’deydi. Uzun bir çalışma dönemi vardı yani. Ekip olarak da ikimiz vardık. Tabii, büroda bize yardım eden arkadaşlarımız vardı ama tasarım konusunda çoğunlukla ikimizdik. Yarışma sürecinde birlikte olduğumuz Necati Seren ve Güliz Erkan ile beraberliğimiz devam ediyor.

“Kamuda görev değişiklikleri ne kadar hızlı olduysa, bilgi aktarımı da o derece yavaş ve eksik kaldı.”

Proje sürecine dönelim isterseniz. Danışman seçimleri, yönetmelik değişiklikleri gibi sıkıntılardan bahsettiniz. Bugüne kadar yaşadığınız en büyük zorluk neydi, açabilir misiniz?

Semra Uygur: Projenin hazırlanması değil ama ilişkiler bizi zorladı diyebilirim. Örneğin akustik uzman Almanya’da yaptı salonların maketini. Bayındırlık Bakanlığı da o maketleri incelememiz ve müzakere için bizi göndermedi. Anlaşmada, “mimar gelip görecek” yazıyor ama hangi mimar belli değil. Bakanlık yazdığı sözleşmede hangi mimarın bu konuları müzakere edeceğine da karar veremedi derken, biz kendi imkanlarımızla gittik. Bu süreç gerçekten çok ilginçti. Uzman görüşü ve maket sonuçlarıyla da ilk yaptığımız salonların akustik olarak uygun olmadığına ve değiştirmemiz gerektiğine karar verdik. Salonları yeniden projelendirdik.

İkinci sefer de bizi göndermediler. Bunun üzerine biz de burada 1/50 maket yaptık. Akustik uzman buraya geldi ve onun üzerinden testler yaptı, raporunu hazırladı. Kısaca onun yaptığı maketi göremedik bile. Zaten kendi imkanlarımızla gitseydik yine, yasal bir zemini olmayacaktı. Böyle komik durumlar yaşandı. Ama bunlar dışında projeyi hazırlamak bizim için her zaman zevkli ve heyecanlı bir süreç oldu.

Özcan Uygur: Tabii bunlar bürokrasinin içindeki insanların ne yazık ki konser salonu ile ilgili bilgi yetersizliğinden kaynaklandı.

Semra Uygur: Bu işe başlarken bulunanlar neyin ne olduğunu biliyordu elbette. Ama süreç içerisindeki görev değişiklikleri ne kadar hızlı olduysa, bilgi aktarımı da o derece yavaş ve eksik kaldı.

Akustik danışmanınızın kim olacağına Bakanlık karar verdi değil mi?

Semra Uygur: Evet. Danışmanımız Prof. W. Fasold Doğu Almanya döneminde yapılan Leipzig Konser Salonu’nun akustik uzmanıydı. Birlikte çalıştığı Fraunhofer-Institut für Bauphysik kendi alanında işini düzgün yapan, uzmanları başarılı bir kurum. Mekan akustiği ile doğrudan ilgilenen Prof. W.Fasold muhteşem bir insan tek sorunumuz, bakanlıktaki hızlı değişim ve bilgi eksikliğindeydi.

Özcan Uygur: Çok ayrıntıya girmeye gerek yok ama; danışmanın bize danışmanlık yapması gerekirken, sözleşmeyi bakanlığın imzalaması yanlış bir adımdı. Nasıl olacak diye sorduğumuzda ise, “projeleri siz bize verirsiniz, ara ilişkiyi biz hallederiz” diyorlardı.

Süreci uzatmaktan ileriye gitmeyecek bir durum aslında.

Özcan Uygur: Aynen öyle. Biz projeleri hazırladık, teslim ettik. 15 gün geçti, göndermiyorlar. Neden? Dil bilen yok. Kargolamıyorlar, neden? Postayla gönderilecekmiş. O dönem bunun gibi süreci uzatan birçok problemler de oldu.

Semra Uygur: Bilinçli değildi elbet, bürokrasinin kendi içindeki sorunları.

Peki süreç sonra nasıl hızlandı?

Semra Uygur: Akustik uzman ile ilişkileri kurmaya başladık. Onlar geldiler, biz gittik. Prof. Fasold’un yaptığı maket üzerinden de testler yapıldı, simülasyonlar sonrasında da sonuca varıldı. Biraz uzun ve yorucu oldu evet ama, kişiler nedeniyle değil, bürokrasi kıstaslarından dolayı.

“Kütlelerin bu kadar kısa bir zamanda ortaya çıkması heyecan yarattı çevrede.”

İnşaat sürecine gelirsek, şişme balon kalıp sistemi gibi yeni tekniklerin uygulandığı bir yapı bu. Aynı zamanda yabancı malzeme firmalarıyla da çalışılıyor. Siz bu bu gibi kararların neresindeydiniz?

Semra Uygur: Aslında projeleri bildiğimiz konvansiyonel kalıp sistemleriyle yapılmaya yönelik olarak hazırladık ve bitirdik. Ama imalatta o kalemlerin yapılması sürecinde statik projelerimizi yapan arkadaşımızı Danyall Kubin, bunun şişme balon kalıp sistemiyle de yapılabileceğine ilişkin bir bilgi paylaştı bizimle. Bu bilgileri yüklenici ve bakanlık ile de paylaştık. Önce bir İspanyol firması bulduk, Bakanlık, yüklenici ve projeyi hazırlayanlar olarak İspanya’ya gittik, onlar geldiler, çalışmalar yapıldı. Yüklenici firma da o sırada Amerikalı bir firma daha buldu ve onlarla anlaştı. Amerikalı firma PVC sişme kalıbı hazırlayıp getirdi.

Özcan Uygur: Bu teknik sadece salonlarda uygulanıldı tabii. Şişme kalıp sistemi çok daha hızlı, üretime olanak sağlayan bir yöntem. Büyük salon 3 saatte, diğeri de 1,5 saatte şişti. Büyük bir avantaj, aynı zamanda kütlelerin bu kadar kısa bir zamanda ortaya çıkması heyecan da yarattı çevrede tabii. Balonların şişirilmesinden sonra aşama aşama püskürtme beton, ile salonun çeper betonarmesi tamamlandı. Salonların içindeki teraslamalar, döşemeler konvansiyonel kalıp ile çözümlendi.

CSO Konser Salonu hem akslar hem de kütleler üzerinden okunabilecek bir yapı. Arkasında yatan fikirler neler?

Semra Uygur: Yarışma konseptlerinden bir tanesi Kale-Anıtkabir aksı ile ilgili, yani kentsel ölçekte. Görsel bir aks üzerinde oturuyor. Diğeri ise görsel aksı dik kesen fiziksel bir aks, Adliye’nin önünden geçerek Gençlik Parkı’na doğru giden Müzik Yolu. 

Bunun ötesinde, yapının bulunduğu arazi şartnamenin de belirttiği gibi Anıtkabir’in göründüğü tek açık alan olma özelliğini taşıyor. Bunu bozmamak adına, yapı aşağıya çekildi ve bu çekiliş aynı zamanda bir krater gölü, yani sanatçılar için akustik ve görsel bir koruma alanı yarattı.Topoğrafya olarak neredeyse Ankara’nın en alt kotlarından birisi bu alan . Durum böyle olunca alan sanki çevresinin koynunda kucağında konumlanıyor duygusunu da veriyor. Bu nedenle, tekil formlardan oluşan yapı elemanlarının üst kotlardan bakıldığında çatı, cephe olarak ayrışmaması, bir bütün olarak okunması önemliydi bizim için. Bu konseptlerin bir araya gelmesiyle oluştu CSO Konser Salonu.

“Düşünsel arka planı çok sağlam bir zemine bastığı için projemiz bence hala doğru.”

1992 yılında bunları düşündünüz ve çizdiniz. Şu anda ise 2015 yılındayız. Acaba bugünden o güne baktığınızda, tekrar bir proje hazırlayacak olsanız, form ya da malzeme gibi değiştirmek istediğiniz şeyler olur muydu?

Semra Uygur: Bu soruyu biz kendi kendimize çok sorduk. Hatta senin gibi soranlar da oldu. Bu soruya samimiyetle verdiğimiz yanıt, evet o zaman iyi ki bunu düşünmüşüz. Şimdi olsa bunu düşünebilir miydik, bilmiyorum. Tartması zor bir soru. Ama jürinin projeyi “zamanla eskimeyecek bir yapı” olarak değerlendirmesi projenin eskimediğini ve doğru olduğunu düşündürtüyor bize. Gerçek değerlendirme yapı tamamlanıp kullanıldığında bizim dışımızdakilerin değerlendirmesi olacaktır.

Tabii, süreç içerisinde revizyonlarda malzeme değişiklikleri yaptık, ama aslına hep sadık kalmak kaydıyla. Beton yine betondu, taş da taş. 

Özcan Uygur: Düşünsel arka planı çok sağlam bir zemine bastığı için projemiz bence hala doğru. 10 yıl, 20 yıl sonra da doğru olacak diye düşünüyorum.

Malzeme ve renk konusuna gelecek olursak, tabii ki teknoloji ve gündem değişiyor. Ama onun da özünde doğal malzeme olması, parlak renkler kullanılmaması gibi temel kararlar var. Bu kararlar çerçevesinde ufak revizyonlar oldu tabii.

Semra Uygur: Eğer bir proje bağlamıyla birlikte doğru analiz edilip bağlamına yerleştirilirse, onun yanlış olma olasılığı ya da zamanla eskime şansı olmuyor. Bu yapı da kendini bağlam içerisinde tekil ve bütüncül ifade edebildiği için, bu özelliğini her zaman koruyacaktır.

Özcan Uygur: Yapının o yere ait olma durumu. Gerçekten şu anda başka bir yere koyamazsınız CSO’yu.

“Bu tip anıtsal yapıların sonlanması için kamuda, başbakanlık ya da cumhurbaşkanlığı düzeyinde sahiplenilmesi gerekiyor.”

Peki öngörülen bir bitiş tarihi var mı inşaatla ilgili?

Semra Uygur: Şimdilik yok.

Özcan Uygur: Bu tip anıtsal yapıların sonlanması için kamuda, başbakanlık ya da cumhurbaşkanlığı düzeyinde sahiplenilmesi gerekiyor. Fransa’da da Çekoslovakya’da da dünyanın her yerinde böyle yürüyor bu işler. Şu anda sahiplenilmediği için böyle yavaş gidiyor.

Semra Uygur: Yani siyasi iradelerin tercih nedeni olması lazım.

Son olarak, ekibinizle ilgili bir soru yöneltmek istiyorum. Projelerde hep tasarımcı mimarların adını duyuyoruz. Bu proje de keza Semra ve Özcan Uygur ismiyle anılıyor. Ama arkada aslında bir ekip çalışması var. Biz de bu ekibi anmak gerek diye düşünüyoruz. Sizin birlikte çalıştığınız isimler kimlerdi?

Semra Uygur: Statikte, Daniel Kubin (Prota Mühendislik); tesisatta Bahri Türkmen (Bahri Türkmen Mühendislik); elektrikte Kemal Ovacık (Kemal Ovacık Mühendislik) ve ekipleri tabii. Bu isimler bizim çok uzun süredir birlikte çalıştığımız arkadaşlarımız.

Bir de 23 yıllık süreç içerisinde baştan sona yanımızda bulunan ofis arkadaşımız Necati Seren ve yarışmadan bu yana yana beraber olduğumuz Güliz Erkan, İrem Erdinç. Tabii bu isimler dışında, zaman içerisinde gelip giden onlarca arkadaşımız oldu. Örneğin Bozkurt Yurdakul, Emre Şavural, Ayhan Abanozcu.

Özcan Uygur: Burada şunu belirtmekte fayda var; diğer tüm disiplinlerle koordinasyon çok önemli. Önce temel kararlar üzerinde tartışır, şekillendirir, sonra da onlarla birlikte fikirler üretiriz. Sonra onlar çalışırlar, bize gönderirler, bir git-gel süreci yaşanır. Kısaca bu konuda her zaman çok sıkı çalışırız. 

Uzun bir süreç ve motivasyonunuzun bu denli yüksek olması, yapının geleceği açısından gerçekten çok olumlu.

Semra Uygur: Yüklenici firma ve ekipleri, özellikle Behçet Bey ve Servet Bey en önemli motivasyon kaynağımız. 1995’ten bu yana emek harcıyorlar ve bu yapıyı bitirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ve tabii, bu yapı bittiğinde son zamanlarda içi boşaltılan Ankara’ya bir kültür yapısı kazandırıyor olmak da başka bir motivasyon kaynağı. Herhangi bir yapı bu motivasyonu sağlamayabilirdi. Ama gerek niteliksel gerek de niceliksel özellikleri nedeniyle tutunmak istiyor insan.

CSO umarım en yakın zamanda sahiplenilir ve Ankara böyle güzel bir kazanıma sahip olur. Teşekkür ediyorum samimi cevaplarınız için.

Fotoğraflar: İlknur Sudaş

14 yorum

  • sinan-alperSinan Alper says:

    Yazıyı her okuyan kişi, anlatılanlarda kendi yaşadığı meslek hayatından bir kesit bulabiliyorsa, bu yazı başarılıdır. Tebrikler.

  • omer-yilmazOmer Yilmaz says:

    Önce bir teknik açıklama: TÜİK’in istatiğinde maaşların o kadar düşük görünüyor olması da SGK’ların tam maaş üzerinden yatırılmaması ile ilgili. Bu TÜİK istatiği ile yazının sonlarında TMMOB’nin asgari ücrete sahip çıkacağız açıklaması devlet kaynakları üzerinden direkt ve açık olarak çelişiyor zaten.

    Öte yandan bu yazının tek bir satırından bile gocunmayacak bir patron olarak ben bunun çalışan versiyonunu yazacağım. Söz.

  • hakan-sanliHakan Şanlı says:

    yazıyı yazan da, yazıda muhattap alınan da ve okuyanlar da bu düzende çalışan mimarlar olduktan sonra arkadaş ortamında mimar olmaktan yakınılan muhabbetlerden bir yenisi.

  • omer-yilmazOmer Yilmaz says:

    Bir Mimar’dan bir email aldım: Diyor ki Bir Patron Mimar olarak da yazacağım, endişeye mahal yok.

  • mert-ekinMert Ekin says:

    Mimarazzi Arkitera kurumsal kimliğinin altına girdiğine ve Otoyol, Oralet bile demeden bürolara direk eleştiride bulunmayacağına göre hedefte bir tek MO kalmış gibi… Bakalım MO Arkitera’ya ne zaman tebligat gönderecek?

  • omer-yilmazOmer Yilmaz says:

    1- Mimarazzi’nin Arkitera kurumsal kimliği altına girmesi ne demek?

    2- Otoyol ne, birisini mi kastediyorsunuz yoksa?

    3- Oralet ile Emre Arolat’ı mı kastediyorsunuz, ayıp değil mi bu şekilde yazmanız?

    4- Mimarlık ortamına ilişkin Arkitera.com’dan daha fazla eleştirinin yer aldığı bir platform biliyorsanız söyleyin biz de bakalım.

    5- Direk başka direkt başka şeyler.

    6- Yukarıdaki yazı zaten ofislere doğrudan bir eleştiri, isim isim verilmesini mi istiyorsunuz?

    7- Siz bir yazı yazdınız da Arkitera.com’a gönderdiniz ve yayınlanmadı mı da bu şekilde yazdınız?

    8- MO Arkitera’ya tebligatı çoktan gönderdi, biz her şekilde kara listedeyiz.

    Başka bir arzunuz.

  • mert-ekinMert Ekin says:

    Mimarazzi’ye dava açıldıktan sonra kapandı, geri açılacaktı, açılamadı, böyle bir açılım metodu bulmuş ki iyi de olmuş…

    Dava açıldıktan sonra bir öneriydi, asıl büro isimleri yerine benzer isimlerle hitap edilebilir diye, oraya bir gönderme…

    Doğrudur, Arkitera’nın da belli sınırlar içinde eleştirmesi en doğal hakkı.

    T fena ve ayıp olmuş gerçekten, pardon…

    Yazı vs durumu yok yada bir karşı duruş, hemen savunma moduna geçmeyin lütfen, Arkitera’ya saygı sevgi var…

    MO’ya karşı da Arkitera’ya destek var bu durumda, hep beraber…

  • omer-yilmazOmer Yilmaz says:

    Mimarazzi’ye dava açılmadı, bir ihtarname gönderdi, hazırlayan da kapatmak kararı aldı ve kapattı.

    Şunu bilmeyen var mı acaba? http://rktr.co/1N5muFG

  • mert-ekinMert Ekin says:

    Bilmiyordum açıkcası, geri kalmışız, teşekkürler… Ama şimdi bakınca honestr da achileaks de kapalı gözüküyor. O neden? Bu kadar başarılı sayfalar neden kapanıyor?

  • mert-ekinMert Ekin says:

    honestr ve archleaks niye kapalı peki şimdi? onlar da bir hayli başarılı sayfalarmış anlaşılan… şahsi bir tercih mi piyasa şartları mı hukuki mi sebebi?

  • sedat-bayrakSedat Bayrak says:

    Mimarazzi bendim, Archleaks bendim, Honestr bendim, Birmimar ben değilim. Ama tanımak isterdim, doğruya doğru.

  • omer-yilmazOmer Yilmaz says:

    Bir Mimar bu sürecin sonunda kimliğini açıklayacak mı acaba 🙂

  • Avatarsetenay says:

    merhaba..uzun yıllardır kamuda mimar olarak çalışmaktayım…bu uzun senelerde mimarlar odasına tüm aidatlarımı ödedim…ama onlar bana yani kamudaki mimarlara hiç bakmadılar.. aldıkları maaş ne demediler bu konuda hiç çalışma yapmadılar…sıkı bir şekilde politize olup siyaset yaptılar..bu odanın kuruluş amacı nedir…beni koruyup kollamakmı yoksa kendini ön plana çıkartıp gerekli gereksiz siyaset yapmakmı…anlıyamadım doğrusu…bu sayfayada yeni girdim sistemi nedir bilmiyorum..bu yazıyı buraya yazmak belki yanlış oldu ama …yazıcak öncelikli bulduğum yer…mimarlar odasının kuruluş amacını yerine getiren kamuda ve özelde çalışan tüm mimarların hakkını savunan yanında olan bir oda istiyorum…sokaklarda dolaşıp sürekli mahkeme mahkeme dolaşan bir oda istemiyorum…gençler lütfen odanıza sahip çıkın ..yeni gelen mimar arkadaşlara iyi örnekler bırakalım..şehirlerin çarpık kentleşmesini önliyemedik..bari bundan sonra elele verip kendimizi koruyalım..okuduğunuz için teşekkürler ..çok acele yazılmış bir yazı bunun içinde özür…hoşçakalın..

  • bir-mimarBir Mimar says:

    “Mimar ünvanında köle olmayalım diye bir şeyler yapmalıyız” –Ücretli çalışmış şimdi işsiz mimar’ın mektubundan.

    http://rktr.co/1m3TxTH

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir