+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

"Teknoloji Bizi Dönüştürmüyor, Karmaşıklığımızı ve Çelişkilerimizi Arttırıyor Yalnızca"

31 Ekim 2017, 13:55
  defa okundu.

Studio-X Istanbul'un yürütücüsü Selva Gürdoğan'la birlikte eleştirmen, mimar, yönetmen ve hikaye anlatıcısı Liam Young ile Studio-X Istanbul'da açılan "Yeni Aşk" sergisi ve filmlerini konuştuk.

"Teknoloji Bizi Dönüştürmüyor, Karmaşıklığımızı ve Çelişkilerimizi Arttırıyor Yalnızca"

Avustralyalı mimar, film yapımcısı, hikaye anlatıcısı Liam Young, 15 Eylül'de Studio-X Istanbul'da açılan In the Robot Skies (2016), Where the City Can’t See (2016) ve Renderlands (2017) isimli üç kısa filminin gösterildiği sergide yakın geleceğin, teknoloji ile çarpıtılmış, baltalanmış ve baskı altına alınmış aşk hikayelerini anlatıyor. Her biri, yakın gelecekte yaygınlaşacak aygıtların gözünden anlatılan hikayeler, özel sektörlerin kontrolünde, başıboş gelişen teknolojilerin bizi götürdüğü olası geleceklerin bir tahayyülünü sunuyor. Henüz görmediyseniz, "Yeni Aşk" isimli sergiyi 3 Kasım'a kadar Studio-X Istanbul'da ziyaret edebilirsiniz.


Yeni Aşk sergisi, Studio-X Istanbul (Fotoğraf: Pınar Gediközer)

Selva: Mimarlık eğitimi almış biri olarak, teknoloji ile ilgilenmeye ve film çekmeye nasıl başladın?

Avustralya’da mimarlık eğitimi aldım. Kaçınılmaz ve her tarafı kuşatan peyzaj, Avustralya için sıra dışı bir bağlam oluşturuyor. O yüzden, bu ülkede mimarlığa dair aslında tek bir söylem var: yere-özel olmak veya genius-loci. Ben de bağlamın ve çevrenin ne anlama geldiğini aramak ve cevap vermek üzere eğitildim. Hala sanırım bu soru ile ilgileniyorum ancak günümüzde mekânsal bağlamı oluşturan ve tanımlayan güçler artık fiziksel değil. Bu güçler artık yalnızca hava durumu, iklim, güneşin gün içindeki hareketi, yapıların birbirine yakınlığı veya yola uzaklığından oluşmuyor. Artık bağlamı oluşturan şey, ağlara olan mesafe, kablosuz internetin hızı, o an kimin çevrimiçi olduğu veya GPS’in duyarlılık derecesi.

Kentin doğası nasıl evrildiyse benim mimarlık edimim de benzer bir şekilde evrildi. Hala bir çeşit mimarlık yaptığımı söyleyebilirim ancak mimarların bu yeni mekanlar ile etkileşime geçmek için sahip olması gereken araçlar artık tamamen farklı. Bir şeyin içinden kesit geçirmek veya planını çizmek artık yeterli değil çünkü o şey dijital olabilir, elektro-manyetik bir bulut olabilir veya bir ucu burada diğer ucu Kongo’da olan REE* madeni olabilir. Kısacası, ürettiğim işler ile yeni teknolojilerin küresel mimari ve kentsel sonuçlarını keşfetmeye, mekanlar, toplumlar ve kültürler üstündeki etkilerini anlamaya çalışıyorum.

Özüm: Neden bu keşif için özellikle sinema ortamına yöneldin?

Evet, film çekiyorum ancak işin özünde ben bir hikâye anlatıcısıyım. Bazen filmler ile, bazen performans ile ve bazen de yazarak hikâye anlatıyorum. Hikâye anlatımı benim için çok kullanışlı bir yöntem çünkü teknoloji ile ilgileniyorum ve teknoloji çok hızlı hareket ediyor. Apple yeni bir iPhone çıkarıyor ve bir yıl içinde teknoloji ile ilişkimiz tamamen dönüşüyor. Mimarlığın geleneksel biçim ve söylemi olağanüstü yavaş. Mimarların düşünmesi, tasarlaması ve uygulaması için yıllarca beklemeye vaktimiz yok.

Hikâye yazımı, kentler ve mimari hakkında çok daha hızlı prototipleme yapabilmemi sağlıyor. Henüz bir teknoloji piyasaya girmeden önce olası sonuçları üzerine kurgular üretebiliyorum. Bir mimar olarak ancak bu şekilde, görülmemiş bir hızla üzerimize savrulan teknolojiler ile baş etmek konusunda yeterince cevval olabiliyor, alakalı kalabiliyorum.


Yeni Aşk sergisi, Studio-X Istanbul (Fotoğraf: Pınar Gediközer)

Özüm: Neden "teknolojiye karşı aşk" gibi bir tema kullanmayı seçtin?

Aşk hikayeleri, herkesin anlayabileceği bir kurgu biçimi. Son derece sıradan ve alışılageldik bir hikâyenin yeni teknolojiler ile ne kadar da farklı gelişebileceğini göstermek için kullandık. Önemli ve meşhur birçok bilimkurgu filminden de aşina olduğumuz bir yöntem aslında bu: Dünyayı olduğu gibi kabul et, dikkat çekmek istediğin tek bir özelliğini değiştir ve ona odaklan. Kimsenin aşina olmadığı uçarı bir hikâye anlatmış olsaydım, eleştirinin kendisi, onlarca kurgusal katmanın altında kaybolacaktı. Örneğin bir Star Wars filmi izlerken, patlamış mısırınızı yiyip bir kaçamak yapabilir ve gerçek dünyayı unutabilirsiniz. Ama eleştirel kurgunun iyi örnekleri, tam tersine ürkütücü, kışkırtıcı ve gerçekçidir çünkü rahatlıkla kendimizi bu anlatılardaki durumun içinde hayal edebiliriz. Örneğin, Black Mirror dizisi rahatsız edicidir çünkü kaçmak için fazla gerçektir.

Özüm: Filmlerden biri drone, diğeri 3B lazer tarayıcı kullanılarak çekilmiş. Böylesine geleneksel olmayan araçları kullanırken nasıl bir estetik ve sinematografik yaklaşımın var? Filmlerinin nasıl gözükeceğini teknolojinin sınırları mı belirliyor, yoksa her duruma özel bir estetik yönelimin mi var?

En çok merak ettiğim şeylerden biri gelişen teknolojilerin yarattığı yeni görme biçimleri. Bu yeni teknolojilerin gözünden dünyayı görmek ve bu sayede izleyicinin onların nasıl çalıştığını, bizleri ve kenti nasıl gördüğünü anlatmaya çalışıyorum. Bunu yapmak için de aslında o teknolojileri suistimal ediyorum. Örneğin, otonom araçlar çevrelerini algılamak için lazer tarayıcılar kullanıyorlar, Where the City Can’t See filmini de aynı teknolojiyi kullanarak çektik. Robot Skies filmi, drone geleceğine odaklanıyor. “İnsansız hava araçları güvercinler kadar yaygın olursa ne olur?”, “Akıllı kentler her hareketimizi izler, gözlemler ve kaydederse ne olur?” gibi sorular soruyor. Film, polisin asayiş için kullandığı bir insansız hava aracının gözünden anlatılıyor. Tüm film, önceden yüklediğimiz bir yazılım sayesinde, neye/kime ne kadar bakacağına, nereye ne zaman gideceğine dair kendi kararlarını verebilen bir drone aletinin otonom kararları ile çekildi.

İnsan gözü yerine, insanın etrafındaki egemen sistemlerin gözünden hikayeler anlattığımız bu işler sanırım bir çeşit post-sinema olarak nitelendirilebilir. Nitekim, ortaya çıkan bu tamamen yeni anlatı durumlarıyla ilgileniyorum; yeni görme biçimleri ile ortaya çıkan söylemi de anlamaya çalışıyorum.

Selva: Hikayelerinde olumsuz çıkarımlar biraz ön planda. Bu bir seçim mi, yoksa doğal bir sonuç mu?

Teknolojinin aslında ne kadar karmaşık olduğunu tartışmak istiyorum çünkü baskın söylem teknolojinin yalnızca size sunduğu çözümler ile ilgileniyor: “İşte en yeni cihazımız, kusursuz olacak, şu sorunlarınıza çare olacak; dünyanın tüm sorunlarını 699,99 $ dolar olan bu cihazla çözeceğiz!”. Teknoloji, hiçbir soruna çözüm değil, yalnızca bir şeylerin üstüne örttüğümüz bir katman. Teknoloji bizi dönüştürmüyor, yalnızca karmaşıklığımızı ve çelişkilerimizi arttırıyor. Sunduğu her çözümün yanında yeni bir problem veya yeni bir kötüye kullanma biçimi ortaya çıkarıyor. Çoğu zaman üretimlerim, karamsar ve distopik olarak nitelendiriliyor ancak tek yapmak istediğim popülist ve körü körüne olumlu olan bu teknoloji dünyasına bir denge getirmek. Ürün dükkâna gelmeden önce düşünmeli, prototiplemeli, tartışmalı ve kurgular üretebilmeliyiz.

Bir süre önce Apple yeni telefonu iPhoneX’i tanıttı. Lansman toplantısının en ilgi çekici tarafı "home" düğmesinin ve parmak izi okuma işlevinin telefondan kaldırılmış olmasıydı. Telefonunun kilidi yüz tanıma ile açılıyor ki bu da artık Apple’ın elinde, iPhoneX sahibi herkesin suratlarının yer aldığı bir veri tabanı olacağı anlamına geliyor. Bu sırada, geçtiğimiz haftalarda birileri yüz tanıma teknolojisi kullanarak kişinin eşcinsel olup olmadığını ayırt edebilen bir algoritma geliştirdi. Bu iki teknolojiyi birleştirdiğimizde bir anda kullanıcının eşcinsel olup olmadığını tanımlayabilen bir telefon elde ediyoruz. Bir Tinder uygulaması için fevkalade kullanışlı olabilir ancak Rusya gibi, eşcinselliğin günah sayıldığı bir ülkede feci sonuçlar da doğurabilir.

Kültür, mekân ve toplumlar hakkında düşünce üreten insanlar olarak bu gelişmelerin tüm yönlerini keşfetmek bizim görevimiz. Benim yapmaya çalıştığım da bu süreçlerde, üretim bandının erken evrelerine, şirketlerin henüz bunun iyi bir fikir olup olmadığını değerlendirdiği evrelere konuşlanmaksergide yakın geleceğini, teknoloji  ki böylece Apple’ın yeni yüz tanıma yazılımını vakitlice tartışabilelim.


Yeni Aşk sergisi, Studio-X Istanbul (Fotoğraf: Pınar Gediközer)

Selva: Şirketlerle, böylesine bir konumda çalışma fırsatı bulabiliyor musun?

Yakınlarda Ford için danışmanlık yaptım. Şu sıralar tüm otomobil üreticileri kendilerini otomobil değil mobility (hareketlilik) şirketi olarak yeniden markalamaya çalışıyorlar çünkü durumun farkındalar. Otonom/sürücüsüz araçların yükselişi ile otomobil sahipliliğinde ciddi bir kayma söz konusu olacak. Biz de, tasarımcılar, film yapımcıları, teknoloji ile ilgili insanlar, mimarlar ve kent uzmanları ile birlikte bir çalıştay düzenleyerek 2050 yılının bir tahayyülünü oluşturmaya, otonom araçların kentleri nasıl dönüştürdüğünü hayal etmeye çalıştık.

Selva: Şirketlerin tarafsız olamayacağı ve her şeyi iyi göstermeye çalışacağı gerçeğinden yola çıkarak, yerel yönetimler veya diğer kamu kurumları sence de bu konu için daha ideal merciler değil mi?

Geçmişte tabii ki, şirketler yerine kamu kurumları ile çalışmak daha ideal olurdu. Ancak şu ana kadar üzerinde durduğumuz konuların en büyük problemlerinden biri bu teknolojilerin başını çekenlerin özel şirketler olması. Aynen bizim gibi, kamu kurumları da birer müşteri olarak şirketlerden bu teknolojileri satın alıyorlar. Kentteki en büyük dönüştürücü güç artık kamu kurumları değil. Devletin sorumlu olduğu, seçimle gelen kişiler veya meclisler tarafından yönetilen kurumların verdiği hizmetlerin giderek artan bir bölümü taşeron teknoloji şirketlerinden alınıyor. Dolayısıyla artık kentleri, “UBER otonom araç hizmetini ne zaman piyasaya sürecek?”; “Belediyenin akıllı kent altyapısı ihalesini CISCO mu, Microsoft mu kazanacak?” gibi soruların cevapları dönüştürüyor. Tren saatleri, su, enerji, neredeyse her şey artık özel şirketlere ait algoritmalar ile yönetiliyor. Toplum tarafından seçilmiş kurumların değil, özel şirketlerin geliştirip patentlediği algoritmalar bunlar. Mimarlar eğer bu konular ile alakalı kalmak istiyorsa, devletlerden çok daha fazla bütçeleri olan teknoloji şirketleri ile görüşmek zorunda.

Beğenin veya beğenmeyin, sürücüsüz otomobiller yakın gelecekte yaygınlaşacak. Şimdi mimarlar ve kent uzmanları “Bir dakika, bu çok kötü bir fikir” dese bile şu noktadan sonra geri adım atılması mümkün değil. Şirketler çoktan 20 milyon dolar yatırım yapmış durumda. O kadar çok para yatırılmış durumda ki yatırım yapan şirketler her türlü engeli aşmanın bir yolunu bulacaktır. Daha yeni yeni okullarda, sürücüsüz arabaların olası kentsel sonuçlarına dair mimari ve kentsel tasarım stüdyoları düzenlenmeye başlandı. Bu stüdyoları 10-15 yıl önce, otomobil şirketleri ilk yatırımlarını yapmaya başladığında açmış olmalıydık; hep geriden takip ediyoruz. Bu nedenle, yaptığım işler ile hem mimarların kentlerin dönüşümü esnasındaki eleştirel konumlarını pekiştirebilen yeni ortamlar yaratmaya, hem de bu tartışmaları daha geniş kitlelere yayarak, insanların daha bilgili ve aktif tüketiciler olmasını sağlamaya çalışıyorum.

Selva: Bir şirketin daha fazla para kazanmaktan başka bir güdüsü olabilir mi? Bu şirketlerin gelecekte kamu yararına hareket edebileceğini düşünüyor musun gerçekten?

Tabii ki, gelecekte bu rolü edinmek zorundalar. O nedenle bu filmleri yapıyor, bu hikayeleri anlatıyorum. Hayatınızın büyük bir kısmı, tek mesuliyeti hissedarları olan şirketler tarafından şekilleniyorsa ciddi bir sorun var demektir. Örneğin Facebook o kadar hayatımızın içinde ki artık, yeni bir çeşit kamusal alan oluşturmuş durumda. Öte yandan bu alan hiç de kamusal değil; şirketin ürettiği algoritmalar ile yönetiliyor. Hangi dili kullanabileceğinize, hangi imgeleri paylaşabileceğinize, nasıl paylaşabileceğinize, onları ne kadar erken veya geç görebileceğinize algoritmalar karar veriyor. Ben eğer kendi iletilerimin seninkilerden daha fazla görüntülenmesini istiyorsam bu şirkete daha fazla para ödemem yeterli. Böyle olunca bir anda Facebook, 2017 Amerikan seçimleri esnasındaki taraflı kampanyaların sürdürülmesindeki rolü ile karşımıza çıkıyor. Daha yeni, Rusya’nın Trump yanlısı, Demokrat Parti karşıtı hikayelerin/haberlerin insanların Facebook duvarlarında daha fazla belirmesi için Facebook’a muazzam miktarda reklam parası ödediğini öğrendik. İnsanlar iletişim kurmak, ağlar oluşturmak için bu açık kamusal alana güveniyor ancak aynı zamanda arka planda tamamen kendi çıkarları doğrultusunda özel bir altyapı işliyor. Bu durum, kentin her boyutuna nüfuz etmiş durumda.

* Rare-earth Elements (REE): Genelde yüksek performanslı elektronik cihazlarda kullanılan nadir toprak elementleri.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!


Henüz yorum yapılmamış!
Künye
Kişi: Liam Young
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Söyleşiler