+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

“1999 Marmara Depremi’nden Sonra Kenti Yeniden Kurma Fırsatını Kaçırdık”

17 Ağustos 2017, 12:02
  defa okundu.

Mimarlar Odası Kocaeli Şubesi Yönetim Kurulu üyeleri İbrahim Türkeri ve Melis Aloğlu ile Kocaeli kentleşmesini, güncel kent ve mimarlık meselelerini ve Oda'nın kentle ilişkisini konuştuk.

“1999 Marmara Depremi’nden Sonra Kenti Yeniden Kurma Fırsatını Kaçırdık”

Bahar Bayhan: Sizleri tanımak isteriz öncelikle.

İbrahim Türkeri: Gebze Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesiyim. Kocaeli Üniversitesi’nden mezunum. Yani bu şehirde mimarlık kimliğimi kazandım diyebilirim. Yüksek lisans ve doktoramı İstanbul’da yaptım ama bu şehirden ayrılmadım çünkü İzmit’i seviyorum. Mimarlık faaliyetime ve akademik çalışmalarıma buradan devam ediyorum. Öğrenciliğimden beri Mimarlar Odası’nın etkinliklerine katılıyorum, öyle bir bağım oluştu. Daha sonra da Prof. Kamuran Öztekin başkanlığa aday oldu ve yönetimde benimle beraber çalışmak istediği için yönetime girdim.  

Melis Aloğlu: Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden mezun oldum. Oda benim de öğrencilik yıllarımda girip çıktığım bir yer ama tamamen sosyal bir gelip gitme şeklindeydi. İbrahim’le aynı dönemde yönetime girme şansı elde ettim. Mezun olduğumdan beri ben de Kocaeli’de serbest mimar olarak çalışıyorum.

Biraz Kocaeli’yi anlatsanız. Kocaeli nasıl bir kent?

İbrahim Türkeri: Kocaeli’ye “Küçük İstanbul” derler ama İstanbul’dan farklılaşan çok yanı var aslında. Kocaeli topografik olarak çok güzel bir yer. Mesela siz İzmit’e İstanbul’dan geldiniz, yol güzergâhında dağları ve denizi birlikte görebildiğiniz ender coğrafyalardan biridir. Körfez’i var, Körfez buranın bir sahnesi. Körfez’in etrafında kümelenen yerleşmeler bütününden oluşuyor Kocaeli. Tek bir şehir gibi algılanıyor ama şehrin içinde başka şehirler var aslında. Mesela Gölcük’le İzmit birbirinden çok farklı yerleşmeler. Başiskele-Gebze, Dilovası-Değirmendere, bunlar hem kendi içinde sosyo-kültürel unsurlarıyla çok farklı yerleşmeler hem de bunların bütünü Kocaeli’yi oluşturuyor. Tam bir kıyı şehri aslında. Burası Nikomedia, Roma’nın başkenti, İstanbul’dan önce var olan bir yerleşme. Bugün herhangi bir yeri kazdığınızda tarihi bir dokuyla karşılaşmamanız imkansız. Bu katmanlar bu şehri oluşturuyor ve şehir bu katmanlar üzerinden okunabiliyor.

"Yürüyüş yolunun bu şehre zarar verdiğini düşünüyorum."


Kentin gelişimini etkileyen kırılma noktalarından bahsedersek neler söyleyebiliriz?

İbrahim Türkeri: Mesela D-100 karayolunun kıyıya paralel geçirilmesi bu şehirdeki bence en büyük kırılma noktası. Yanlış hatırlamıyorsam 1950-60’lı yılların mevzusu bu. O döneme kadar İzmit tam bir kıyı şehri. Halkevi’ne kadar kayıkların yanaştığını biliyoruz. Bu kıyı kenti kimliği kentin tüm kültürel kimliğine ve gündelik hayatına yansımış. Fakat 1960’lı yıllara gelindiğinde D-100 karayolu kentin kıyıyla ilişkisini kesecek biçimde konumlandırılıyor. İnanılmaz bir dolgu alan var. Kent kıyıdan uzaklaşıyor ve kara kenti özelliği göstermeye başlıyor. 99 Depremi’ne kadar da kentin içinden geçen demiryolu, kıyıya paralel konumlandırılan D-100 karayoluna öteleniyor ve eski demiryolu bugünkü yürüyüş yolu olarak organize ediliyor. Çok güzeldir mesela yürüyüş yolunda, çınar ağaçlarının arasında yürümek  ama ben yürüyüş yolunun bu şehre zarar verdiğini düşünüyorum. İnsanlar gündelik hayatta yürüyüş yolunda gidip geliyor. Kara kenti ile ilintili bir davranış biçimidir bu. Halbuki burası bir kıyı şehri ama kıyıya ulaşılamıyor. Devasa üst geçitlerimiz var ama bu üst geçitler kentin kendi zemin sürekliliğinden gelen üst geçitler değil. Bunlar karşıya geçme eylemini sağlamak için yapılmış konstrüksiyonlar. Ve bunların konumlandırılmaları da bir önceki üst geçitlere göre yanlış ve aslında doğrudan ulaştırmıyor kıyıya. Karşıya geçiriyor ve sizin kat etmeniz gereken bir kara parçası daha var, dolgu alan. Bu insanların doğrudan yaşam kalitesine etki ediyor. Bu önemli bir şey. O dönemki fotoğrafları açıp insanların yüzündeki ifadeye bakın bir de günümüzdeki fotoğraflarda insanların yüzlerindeki ifadeye bakın. İnanılmaz bir mutsuzluk kaynağı bence.

Melis Aloğlu: Şehir Körfez etrafında ama düşündüğünüzde deniz sesini duyarak oturabildiğiniz bir yeriniz de yok. Anlatırken “deniz şehriyiz” diyoruz ama kesinlikle denizi göremiyoruz. Ankara’dan gelen bir arkadaşımı Marina’ya götürdüm ama otoparktan başka bir şey göremedi. Çünkü biz trafik problemimizi de denizin üstünde çözdük. Otopark yaptık o tarafa ve bağlantıyı iyice kestik.

İbrahim Türkeri: Mesela denizyolu ulaşımının sağlanması gerekiyor bu şehirde. Bununla birlikte kıyıda bir program yoğunluğu yok. Dolayısıyla bazen şunu da düşünüyorum: Evet, insanlar ulaşamıyor kıyıya ama ulaştığında ne yapabilir ki? Gündelik hayat içinde hangi programatik unsurlar ona eşlik edebilir? Ya da gece güvenliğini ne sağlayabilir? Şu anda belediyenin orada yaptığı en iyi iş otopark. Çünkü insanlar bunu dönüştürüyor. Gidip arabayla denizin kenarında, içeceklerini alıyorlar, çekirdeklerini alıyorlar, manzaraya karşı güneşin batışını seyrediyorlar, vakit geçiriyorlar. Bir şekilde durak noktası oluşturmuş oluyor. Ama kıyının diğer kısımlarında bir park düzenlemesi yapıp o parkın tam ortasına bir su öğesi koyduğunuzda yanı başınızdaki doğal su öğesine ihanet ediyorsunuz.

"İzmit, İzmit'in üretmediği büyüklüklere maruz kalıyor."


Tarihsel süreçte kenti etkileyen neler var?

İbrahim Türkeri: Kocaeli kenti anlatılırken “sanayi şehri” denir. Özellikle 60’lı yıllardan sonra sanayileşme nedeniyle inanılmaz bir göç alıyor. Bu, kentin toplumsal yapısını da bir anda başka bir şeye çeviriyor. Her etnik gruptan, kültürel gruptan insanın bir araya geldiği küçük bir şehir düşünün. Bu inanılmaz bir zenginlik de yaratıyor. Burada Gümüşhanelilerle de karşılaşabiliyorsunuz Trabzonlularla da ve onlar kendi kültürlerini de buraya taşıyorlar. Bu birliktelik içerisinde İzmitliler azınlıkta kalıyor. Mesela burada İzmitliler Derneği var, İzmit’in içinde (gülüşmeler). Bu çok ilginç bir şey. İzmitliler kendi kültürlerini korumak için dernek kuruyorlar. Dolayısıyla mimari açıdan veya kent gelişimi açısından bakarsak çarpık kentleşme denen klişe tanımı kullanabiliriz. Sanayinin doğrudan burayı dönüştüren bir etkisinin olduğunu söylemek mümkün. Bir kere İzmit, İzmit’in üretmediği büyüklüklere maruz kalıyor. Mesela birden, İzmit’in köylerinden biri kadar bir tesisin burada kurulduğunu düşünün, tüm personeli ve fiziki çevresiyle birlikte geliyor. Tüm makinalarıyla, tüm atıklarıyla birlikte burada var olduğunu düşünün. Bunun, Liverpool örneğinde olduğu gibi şehri geliştiren bir yanı olmamış. Fabrikalar, sanayi tesisleri kadar bunlara hizmet vermek isteyen ve bunun ekonomisinden yararlanmak isteyen devasa AVM’lerle, İzmit çarşı gibi otantik, naif kullanıma sahip bir alan, birden tüketim kültürüne teslim oluyor. 

Yakın dönemde en büyük hadise 99 Depremi. 99’dan sonra neler oldu bu şehirde?

İbrahim Türkeri: Biz 17 Ağustos günleri anma etkinlikleri düzenliyoruz. Geçen sene yürüyüş yolunda bir sergi düzenledik. Sergide o güne ait resimler yer aldı. Benim dikkatimi çeken şey şu oldu: İzmitliler o resimlere bakmadan geçiyordu. Çünkü bu şehrin insanları o depremi yaşadıktan sonra bir daha hatırlamak istemiyorlar. Bu çok depresif bir durum, psikolojik olarak bıraktığı bir iz var. Fakat bu şehir depremden ne kadar ders çıkardı, orası tartışılır tabii. Çok şey değişti, yapım yöntemi ve teknolojisi açısından da çok şey değişti. Bir kere hazır beton geldi. Bu açıdan betona güvenebileceğin bir yapım teknolojisi zorunlu hale geldi. Kıyıya yakın yerlerde çok katlı binalara izin verilmemeye başlandı. Doğrudan kent planlamasına ve mimariye etkisi olmuştur fakat depremden sonra insanların bir takım tercihleri de değişti diyebiliriz. Daha sağlam yapılmış yapılara yönelmek istiyorlar veya eski binalardan yani hafızalarından kurtulmaya çalışıyorlar. Depremden sonra şehir kendisini yeniden kurmak için bir fırsat yakalamıştı aslında. Ama bu fırsat ne kadar değerlendirildi, tartışılır. Bence kenti yeniden kurma fırsatını kaçırdık diyebiliriz.

Çok fazla toplu konut alanları oluşmaya başladı ve daha parçalı bir kente doğru gitti İzmit aslında 99’dan sonra.

Melis Aloğlu: Tabii biraz da yer kalmamasının etkisi de olabilir. Aslında doğu-batı yönünde büyüyordu şehir, Yahyakaptan mesela 99 civarında yapılmış bir bölge. Ama depremden sonra biz yukarıya doğru büyümeye başladık; üniversiteyi yukarı taşıdık, toplu konutları yukarı taşıdık. Sanayiden dolayı çok fazla dışarıdan gelen yaşayanımız var. Kısa süreli yaşayanımız var, fabrikalara gelip kısa süreli kalacakların konut sorununu toplu konutlarla çözüyorlar.

İbrahim Türkeri: Depremden sonra bir konut ihtiyacı oluştu ve bu ihtiyaç şehrin dışında, şehirden kopuk bir şekilde çözülmeye çalışıldı. Bu, insanları şehirden de koparıyor aslında. Kent yaşayan bir organizma, bu organizmanın dışında başka organizmalar büyümeye başlıyor ve bunlar kontrolsüz büyüyen organizmalar. Bir tarafta doluluklar var diğer tarafta boşluklar var, o boşluklar içinde yeniden doluluk üretilmeye çalışılıyor, bunlar arasındaki ilişkiler iyi kurulamadığı için yapılan parçacıl yerleşkeler kayıp ve kullanışsız yerlere de dönüşebiliyor.

"Tramvay, hafif raylı ama ağır bir etkisi var."


Kentteki güncel gelişmelere bakarsak, yeni tramvay hattı üzerinden kentin ulaşım politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İbrahim Türkeri: Tramvay bu şehre fazladan bir örüntü olarak eklendi. Bu şehir aslında trenle barışık bir şehir. Yürüyüş yolu eskiden demiryoluydu ve İzmit, bu makina ve demiryolu örüntüsüyle barışık yaşayan ve bunu yadırgamayan bir şehirdi. Fakat tramvay hattının mevcutta işleyen dokuya ani bir şekilde eklemlenmesi olumsuzluklar yarattı. Bir kere araç trafiğini sıkıntıya soktu, yaya trafiğini de aksattı. Mesela yürüyüş yolunda yürürken önünüze birden tramvayın çıktığını düşünün. Tramvay güzergahına baktığınızda da kentin yaralarına derman olmaktan uzak. Belki bir uzantısının kıyıya ulaştırılmasıyla en azından bu şehirdeki insanları kıyıya taşıyan bir araç olarak değerlendirilebilirdi. Kentin zaten karmaşık olan dokuları arasında gezinen ve onu iyice karmaşıklaştırıp yoran bir hat olarak eklemlendi bu şehre. Hafif raylı ama ağır bir etkisi var.

Melis Aloğlu: Trene İzmit alışkın ama bir yandan canını yakmış da. Şehrin orta yerinden geçen tren yolunda çok canımız yandı. Raylı sistemi tekrar şehrin göbeğine sokmak ve bunu yayadan hiçbir şekilde ayırmamış olmak “acılardan ders almadık mı?” dedirtmiyor değil. Evet, tren yolunu aşağıya aldık, şehrin içinden koparttık ama belediye binamızı oraya yaparak “tren yolunu aşın da aşağıda şehre devam edin” dedik. Belediye binasını oraya yapınca şehri yine ortasından demiryoluyla bölmüş olduk.

Kent gündemini meşgul eden neler var? Mesela Halkevi binası?

İbrahim Türkeri: Geçenlerde yayınlanan yazımda da değinmiştim. Halkevi önemli bir hafıza. Erken Cumhuriyet döneminin bu şehirdeki öncü yapılarından biri. Stratejik konumlanışı, kütle düzeni ve büyüklüğü, çevresiyle ilişkileri, kent hayatında bıraktığı iziyle bu şehirde önemli bir yapı. Önündeki durağa ve meydana ismini vermiş bir yapıdan bahsediyoruz. Anılarda yer edinmiş ve bu şehre tiyatroyu sevdirmiş. Seyfi Arkan gibi bir mimarın bu şehirde bıraktığı yapılardan biri. O dönemin sanat ve mimarlık anlayışının bu şehirdeki temsilcisi. Bu açıdan şimdiki durumuna bakarsak, sanki böyle bir hafıza yokmuş gibi bu yapının önemsizleştirilmesi, kendi zamansallığına terk edip onun restorasyona muhtaç hale bırakılması ilginç bir durum. Bu şehrin bu yapıya sahip çıkması gerekiyor. İlk kurulduğunda inanılmaz bir heyecanla yapılmış bir yapı. Cumhuriyet’in Tanıkları kitabında binanın açılışına dair bir fotoğraf vardır, büyük bir insan seli ve coşku olduğu görülüyor. Bugün biz kaç tane kamu yapısını büyük bir insan kitlesiyle, büyük bir coşkuyla karşılayarak şehirde kabul ediyoruz ve kaç tane kamu yapısının mimarını biliyoruz? O günlerin yerel gazeteleri incelendiğinde, bu yapıyı Seyfi Arkan’ın yaptığını, onun üslubuna yönelik bir atfın olduğunu, bu şehrin bu yapıyla nasıl değişebileceğine dair niyetleri doğrudan görebiliyoruz. Halkevi binası bakımsız ve eski işlevinden uzak bir yapı gibi görünse de hala diri ve kendi özelliklerini koruyan bir yapı. Mesela tramvay duraklarından birini oraya koymak durumunda kaldılar çünkü kentin düğüm noktası aslında. Umarım İzmit Halkevi hak ettiği değeri bulacaktır.

"Valilik binası sadece kendisi olarak var, kendisiyle birlikte bir şey önermiyor."


Valilik Binası’nın yıkılması ve inşa edilen yeni Valilik Binası hakkında ne düşünüyorsunuz?

İbrahim Türkeri: Eskisi yarışmayla yapılmıştı. Tabi yarışmayla yapılması onun inanılmaz nitelikli bir yapı olduğunu göstermez her zaman ama kentin kabullendiği bir ölçekti. Tabii ki Valilik, programlarının yoğunluğundan dolayı yeni bir binaya ihtiyaç duymuş olabilir fakat şu anda yapılan Valilik binası sadece kendisi olarak var, kendisiyle birlikte bir şey önermiyor. Mesela bir önceki Valilik binasının duvarları yoktu. Hemen önündeki Uğur Mumcu Parkı’yla bütünleşen bir yapıydı. Ama şu an kamuya ait bir yapının kamudan duvarlarla ayrılması, sadece kapalı mekan kurgusundan ibaret olması, herhangi bir açık alan önermemesi itibariyle çok olumsuz yönleri var. Bu kente dahil olamamış bir yapı. Aslında konumu itibariyle çok da güzel bir noktada. Hemen önünde Perşembe Pazarı var. Bu alan mitinglerin de yapıldığı bir boşluk. O boşlukla ilişki kuramayan bir devlet yapısından bahsediyoruz.

Melis Aloğlu: O zaman belki devlet yapısının değişmesinden de bahsedebiliriz. Zamanında duvarlarla ayırmanın gerekmediği ama şimdi mümkünse ciddi bir biçimde korunması gerekliliğinden dolayı böyle bir yapı ortaya çıkmış olabilir.


Kocaeli Valilliği eski binası (solda), Kocaeli Valiliği yeni binası (sağda)

"Oda denilen oluşum üyelerin kendisi kadardır."


Mimarlar Odası’nun bu kentteki etkinliği hakkında neler söylemek istersiniz?

İbrahim Türkeri: Kocaeli’de muhatap olarak kabul edilen meslek örgütlerinden bir tanesi Mimarlar Odası. Yönetimi devraldığımız andan itibaren şöyle bir yol izledik: Biz kente ait durumları herkesle konuşmak istiyoruz. Baştan bunlara karşı çıkmak, bu muhatapları reddetmek yerine kentin tüm aktörleriyle bir araya gelmek istiyoruz. Kendi çapımızda başardığımızı düşünüyorum. Kentin tüm aktörleriyle görüşmeye çalıştık, onlardan da olumlu cevaplar aldık aslında. Bence şu anda bu saygınlığı da pekiştirdiğimizi düşünüyorum. Yerel yönetimlerle de bir araya gelebiliyoruz. Çok farklı düşünüyoruz, kente yaklaşım biçimlerimiz çok farklı ama onlarla bir araya gelip kente dair fikirlerimizi paylaşıyoruz. Yerel yönetimlerle bu bağları kurabiliyorsunuz ama bir yandan da kent işliyor. Yani bazen bu bağları kurmak da bir şey sağlamıyor. Kentte birtakım şeyler hızla değişiyor ve bunlara yetişmeniz lazım. Hepsine yetiştiğimizi söyleyemem ama elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Oda denilen oluşum üyelerin kendisi kadardır. Bir yönetim kurulu seçilecek ve her şeye yetişecek, bu mümkün değil.

"Mimar akademisyenlerin Oda ile aralarında anlaşılamayan bir mesafe var."


Üniversitelerle ilişkiniz ne düzeyde?

İbrahim Türkeri: Bu şehirde iki tane üniversite var: Gebze Teknik Üniversitesi ve Kocaeli Üniversitesi. Ben GTÜ’de çalıştığım için GTÜ Mimarlık Fakültesi’nin Oda’yla bağı olabiliyor yaklaşık 1,5 saatlik mesafeye rağmen. Fakat hemen yanı başımızdaki Kocaeli Üniversitesi ile bağımız yok denecek ölçüde. Mimar akademisyenlerin Oda ile aralarında anlaşılamayan bir mesafe var. Tabii bu doğrudan öğrencilere de yansıyabiliyor. Öğrencilik dönemimde ilişki kurdum Oda’yla ve bugün buradayım ama şimdiden öğrencilerle bağ kuramazsak Oda açısından o jenerasyonu kaybederiz. Daha sonra yasal bir zorunluluk olarak görmeye başlıyor mezun olan arkadaşlarımız. Mesela biz Etkinlik İzi platformuyla birlikte “Mimarlarımız ve Mimarimiz” etkinliklerini başlattık. Can Çinici’yi ağırladık veya Cengiz Bektaş’ı davet ettik, birçok usta mimar ve akademisyeni bu şehirde ağırladık. Benim de mezunu olduğum Kocaeli Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi’nden ne hocalar ne de öğrenciler katıldı bu etkinliklere. Bu çok ilginç ve anlaşılamayan bir durumdur bence. Şehirdeki mimar olmayan insanlar bu etkinliklere katıldı. Bu kayıtsızlığın tek nedeni Oda’ya olan tepki olamaz. Şehir, hafızasında mimarlara olan saygısını yitirmemiş durumda. Ama ilginç bir şekilde bu şehirdeki mimar akademisyenler kendilerine duyulan saygının ve beklentilerin farkında değil. Bazı bulutları sevmeyebilirsiniz ama gökyüzüne küsemezsiniz. Bugün tüm aksaklıklarına rağmen bu Şube burada ve bu koşullar altında ayakta, kendi çapında bu şehre dair çalışmaları var. Mimarlar Odası Kocaeli Şubesi bu şehirde mimarlık ortamını hem oluşturan hem  de dönüştürebilecek kapasitesi olan bir kurum. Tüm eleştirileri üstlenen, eleştirdiğiniz bir şey olarak da var. Oda’yı geri çektiğinizde üniversitelerin bağ kurabileceği hangi mimarlık platformu kalıyor geriye? Bunu bence buradaki Mimarlık Fakültelerinin düşünmesi lazım.

"Genç mimarlar için fırsatlar şehri burası."


Kentteki güncel mimari üretim ne düzeyde?

İbrahim Türkeri: Kocaeli hala bakir bir bölge. Ankara gibi kalıplaşmış bir mimarlık ortamı yok. Genç mimarlar için fırsatlar şehri burası. Mimarlık ortamında birden isminizle var olabileceğiniz bir şehir. Çünkü farklı işveren profilleriyle karşılaşmanız mümkün. Hem ekonomik hem büyüklük hem de çeşitlilik olarak bir fırsat var. Mesela bu şehirde mimarlık eğitimi alıp bu şehirde mimarlık yapan çok az insan var. Ama buralı olup başka şehirlerde mimarlık eğitimi alıp burada mimarlık yapan birçok insan var. Tabii ki şu eleştirilebilir, buradaki bazı mimarlık zümrelerinin mimar kimliğiyle ne kadar ilişkisi var? Sadece işverenin beklentisine mi cevap veriyor? Daha teknik ve problemi çözme üzerine bir üretim var. Kendi üslubuyla dahil olduğu bir mimarlık anlayışı henüz göremedim. Kuşkusuz değerli mimarlarımız vardır ama şu anda şehirde görülen işleyiş korkutucu bir boyuta ulaşmış durumda. Sürekli kente yeni büyüklüklerin eklendiği bir üretim var. Buradaki mimarlar sadece yapı ölçeğinde çalışmıyor, ada ölçeğinde çalışıyor. Bu çok büyük bir iş.

Kentte adını duyurmuş hangi mimarlar var?

Melis Aloğlu: Metin Alan, Seyhan Serimer, Sibel Gönül İzmit’te yoğun mimarlık faaliyetleri olan ve ismini sık duyduğumuz isimler. Yeni mezun bir mimar bu isimlerle bir şekilde karşılaşıyor.

İbrahim Türkeri: Mesela bu şehirden bir Murat Uluğ geçti. Mimari kimliğimi onun yanında inşa ettiğim bir hocam. Burada mimarlık yaptı ve fakültenin kurucu akademisyenlerindendi. Eğer bir isim söylemek gerekirse onun bu şehirde bıraktığı etki az denebilecek gibi değil. Tevfik İlter’den de bu kapsamda bahsedebiliriz.

Peki Kocaeli’de inşa edilmiş, beğendiğiniz yapılar arasında hangilerini sayarsınız?

İbrahim Türkeri: Şevki Pekin’in burada yaptığı çok güzel işler var. Kocaeli Sanayi Odası, Değirmendere Çağdaş Sanatlar Müzesi. Doğan Tekeli’nin burada yaptığı güzel işler var: Sabancı’nın fabrikası, Türkiye’de ilk defa prefabrik sistemle fabrika inşasını öngören, hızlı bir şekilde montajını sağlayarak tamamlanan bir yapı. Aslında bir döneme damgasını vurmuş mimarların bu topraklarda mimarlık denemelerini yaptığı çok çalışma var. Bugün için böyle bir şeyden bahsedemiyorum.


Kocaeli Sanayi Odası

Teşekkürler vakit ayırdığınız için.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!


Henüz yorum yapılmamış!
Künye
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Söyleşiler