+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

"Mimar, En Çok Kendi Tasarladığı Yapıda Vakit Geçirmeli"

3 Haziran 2016, 11:30
  defa okundu.

Genç mimarlarla piyasadaki deneyimlerini konuştuğumuz "Buralarda Yenisiniz Galiba?" söyleşi serisine Can Tamirci ile devam ediyoruz.

"Mimar, En Çok Kendi Tasarladığı Yapıda Vakit Geçirmeli"

Ofisini 2012'de kuran Can'ın adını yarışmalarda aldığı ödüllerle, farklı ekiplerle kurduğu proje ortaklıklarıyla duyuyorduk. Genç yaşta ofisini kuranlar kervanına katılan Can Tamirci'nin piyasadaki deneyimlerini "Buralarda Yenisiniz Galiba?" söyleşileri kapsamında dinlemek istedik. 

Mimarların genç yaşta kendi ofisini açması hakkında "ne kadar erken o kadar iyi" diye düşünen Can, başka ofislerde edilgen konumdaki proje deneyimleri ile kendi ofisiyle yürüttüğü projelerdeki deneyimlerin taban tabana farklı olduğuna dikkat çekiyor. Bugüne kadar çeşitli ekiplerle farklı ölçeklerde projelerde yer alan Can için, arkadaşıyla bir sohbet sırasında alma fırsatı yakaladığı Kartal Haftasonu Evi işi ise, hem ilk inşa edilmiş yapısı olması hem de kazandırdığı deneyimler itibariyle bir dönüm noktası sayılabilir. Genç yaşına rağmen, Mimarlık Yıllığı 2015 seçkisine giren bir yapısı bulunan, yarışmalarda güzel başarılar elde eden Can Tamirci ile mimarlık yolculuğunu konuştuk.

Bahar Bayhan: Öncelikle seni tanıyalım mı biraz?

Can Tamirci: 2007 yılında ODTÜ'den mezun oldum. Üniversite yıllarında genellikle kurulan yurtdışı eğitimi hayali benim için TU Delft üzerineydi. O dönem, ODTÜ ile TU Delft arasındaki iyi ilişkilerden ötürü karşılıklı belli sponsorluk anlaşmaları mevcuttu. Fakat bu anlaşmanın benim kabul adığım Mimari Tasarım programı için değil sadece Kentsel Tasarım programı için geçerli olduğunu TU Delft'e kayıt yaptıracağım son gün öğrendim. O nedenle o sene kabulümü dondurup İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde yüksek lisans programına başladım. Bir yandan Bilgi Üniversitesi'ndeki aktif ve verimli program fena gitmezken bir yandan hala Hollanda imkanlarının arayışındaydım. Hatta böyle bir alışkanlığının olup olmadığını çok da araştırmadan Bilgi Üniversitesi'nde proje yürütücülüğü yapan Murat Tabanlıoğlu'na TU Delft için bana sponsor olup olamayacaklarını sordum ve portfolyomu ilettim. Bu imkan karşılığında, yüksek lisansım bittiğinde ofisinde çalışma teklifinde bulundum. Fakat geri dönüş TU Delft konusunda değil direkt ofisteki kadro üzerine oldu. Yaz tatili için bir staj gibi başlayan Tabanlıoğlu ofis deneyimi Bilgi Üniversitesi'ndeki programı da 1 sene dondurmamla beraber toplam 15 aylık bir zaman dilimine yayıldı. Böylelikle TU Delft planı tamamen rafa kalktı ve İstanbul ilişkileri daha ağır basmaya başladı. Daha sonra ofisten ayrılıp 2010'da yüksek lisansı bitirdim. Tabanlıoğlu deneyiminden sonra mesleki uzmanlığı alışveriş merkezleri olan Turkmall şirketinde yine 1 seneye yakın çalıştım. Ardından arkadaşlar arasında yenen sıradan bir akşam yemeği sırasında; şu an içinde bulunduğumuz yapının proje teklifini aldım ve kendi şirketimi böylelikle kurmuş oldum. Her şirketin kurulmasında bir vesile varsa benim de o vesile bu yapıdır. Ağustos 2012'den bugüne kadar farklı kanallarda, farklı proje ölçekleriyle devam eden bir proje döngüsü var. Tek başımayım, ortağım yok. Bunu bir gurur veya hicap kaynağı olarak söylemiyorum ama bu durumdan da memnunum açıkçası; tek başına olmak riskleri paylaşamama adına yorucu olsa da belli karar mekanizmalarının içinde yalnız olmak beni rahat hissettiriyor.

"Bir ofiste çalışırken edilgen konumda olmak kaçınılmaz."


Ofisini açma sürecinde tedirginliklerin var mıydı? Veya motivasyonların nelerdi?

Üniversite hayatında hep hayalini kurduğunuz şey kendi ofisinizin olmasıdır. Ya da en azından benim ve çoğu arkadaşımın öyleydi. Her fırsatta laf aralarında ofisi olan ve beğendiğim mimarlara sorup öğrendiğim tetikleyici bilgi, bir ofisin rayına oturma sürecinin oldukça uzun vadeli bir yatırım olduğu idi. Dolayısıyla bu konu "ne kadar erken o kadar iyi" düşüncesiyle kafamda yer etmiş. "Kendi ofisini açabilmen için piyasada belli bir yol kat etmelisin" diye yaygın bir kanaat var. Kısmen kendi deneyimlerim anlamında katkılarını göz ardı edemem fakat bunun olmazsa olmaz bir durum olduğunu da düşünmüyorum. Çünkü bir ofiste çalışırken edilgen konumda olmak kaçınılmaz. Patronunuzun işverenle toplantısına dahil olduğunuzdaki konumunuzla, birebir işverenle ilişkiniz içerisindeki konumunuzun taban tabana farklı motivasyonlara sahne olduğunu söyleyebilirim. Öyle olunca bence bu durumu mümkün olduğunca erken yaşıyor olmak bir avantaj. Tabii çok kolay bir şey değil, bir apar toparlık durumu oluyor. Ama ne olursa olsun işin içine girdikten ve bir şekilde yaptığın işlerle karşı tarafı ikna etmeye başladığını gördükten sonra iş biraz daha normal seyrini alıyor.

Peki, önceki iş deneyiminin bu süreçte katkısı olduğunu düşünüyor musun?

Tabii oldu, asla yadsıyamam. Tabanlıoğlu Mimarlık -İstanbul'un önde gelen büyük çaptaki ofislerinden biri- bana tasarım ve iş bölümü anlamında; Turkmall da kurumsallık ve hiyerarşi anlamında bir ofis yapılanmasının nasıl olabileceğini öğreten okullardır diyebilirim. Ama iş yapma biçimleri tabii ki birbirinden çok farklı. Zaten işe yaklaşımı, projeyi ne üzerine kurguladıkları ya da prensipleri ve kırmızı çizgileri piyasadaki bütün ofislerin kendine özgü. Benim de bunları görüp bazen örnek aldığım bazen karşı durduğum taraflar her zaman oldu.

Sen mimarlığa bakış açını nasıl kurguluyorsun? Bir projeye başladığında mesela nasıl yola çıkıyorsun?

Kalıplaşmış mimarlık temrinlerini ve tekrar edilmesini pek de anlamlandıramadığım yapı karakterlerini ya da üretim kurallarını tespit edip esnetmek üzerine anarşik bir karakterim olduğunu söyleyebilirim. Bunu rasyonelliğin dışında bir yapı tahayyülü olarak tanımlamıyorum. Tam tersine o rasyonelliğin yeni arayışlar üzerine kurgulanmasının gerekliliğine inanıyorum. Tabi bunu bir işverenin finansal kaynaklarını yönettiğinin ve yönlendirdiğinin farkındalığını içererek söylüyorum. Yani bu arayış içerisinde kafa yorarken maddi kaynakların ne yönde harcandığını önemsememek kural dışı gibi gelir hep bana. Hem işveren-mimar arasındaki ilişkilerde hem de girdiğimiz yarışmalarda ana eğilim bu yönde oluyor. İşverenlerimle paydaş olduğum en kritik durum bu. Aksi durumlarda zaten yollar bir süre sonra karşılıklı olarak ayrılıyor.

İşveren deneyimleri senin için nasıldı?

Ben o konuda biraz kısmetliyim sanırım. Arkadaşlarımın genellikle yaşamış oldukları kötü işveren senaryolarının çoğuna dahil olmadım diyebilirim. Beraber çalıştığım tüm işverenlerin bir şekilde teslimiyet tereddüdü yaşamadığını deneyimliyorum. Bu da beni mutlu ediyor ve çalışma prensipleri açısından elzem bir konu. Örneğin bu projede işverenin, ana konsepti onayladıktan sonraki aşamalarda, inşaatın tamamlanmasına 1-2 ay kaldığı zamana kadar projeye hiçbir müdahalesi ya da yeni bir talebi olmadı. Daha sonra iç mimari detaylarda, peyzajda, çevresel düzenlemelerde, duvar boyamalarında bir takım inisiyatifler kullanmış olabilir. Ama onun haricinde bütün ipleri bizim elimize bıraktığı bir süreç yaşandı ve bu ülkemiz şartlarında çok rastlayabileceğimiz bir durum değil.

"Yarışmalarda, program ilişkileri daha karmaşık, çetrefilli ilişkilerin mimari çözüm arayışlarını içeren konular bana daha cazip geliyor."


Yarışmalarda güzel başarıların var. Kendini bu alanda nasıl konumlandırıyorsun?

Kendimi yarışmacı bir mimar olarak addetmiyorum. Yani yarışma kaçırmayan, açılan tüm yarışmalara arka arkaya giren bir formasyonum hiçbir zaman olmadı. Öyle bir kaygı da duymuyorum çünkü yarışma camiası bence biraz kendi kurallarını yazan bir camia ve o kuralların içerisinde hapsolmak biraz tehlikeli ve azımsayıcı bir durum. Diğer taraftan, almış olduğum eğitim, çalıştığım ofisler bir kenarda dururken bana en çok katkı yapan kanallardan bir tanesi de yarışmalardır. Çünkü yarışma kanalında karşında işveren yok, nasıl bir çoğunluğun içinde yarışacağını önceden bilmiyorsun. Bence bu çok önemli bir unsur. Yani nasıl bir mimari grup çoğunluğundan proje geleceğini tahmin edemiyorsun. Bazen çok önemli bir yarışmaya 20 proje de gelebiliyor, küçük ölçekli bir spor salonuna 100 proje de. Dolayısıyla bilemediğin bir alan içinde proje üretmek her zaman kuyruğu dik tutma zorunluluğu demek. Yarışma; herhangi bir okulda veya ofiste sana dikte edilerek öğrendiğin şeyden tamamen farklı şekilde ve daha kalıcı bir halde öğrenme süreci. Bence çok değerli ve mutlaka içinde olunması gereken bir platform. Anıt yapı, cami, cemevi gibi temsiliyet, sembolizm veya kutsallık içeren ya da köprü, spor salonu, havaalanı gibi ileri mühendislik kurallarının oyuna dahil olduğu yarışmalara biraz mesafeli yaklaşıyorum. Çünkü dürüst olmak gerekirse pek de beceremiyorum. Yarışmalarda, programı daha karmaşık, karma kullanımlı, analitik düşünce gerektiren çetrefilli problemlerin mimari çözüm arayışlarını içeren konular daha cazip geliyor bana. Dolayısıyla mümkün olduğunca o tip programlarla açılmış yarışmalara dahil olmaya çalışıyorum.


2. Ödül, Van İpekyolu Belediye Merkezi Mimari Proje Yarışması


3. Ödül, Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Hizmet Binası ve Çevresi Mimari Proje Yarışması

Genç ofisler için yarışmalar iş alma yöntemi olarak da görülebiliyor. Sen yöntem olarak hangi yoldan ilerliyorsun?

Ben yarışmaları açıkçası kendi iş portföyüm olarak görmüyorum. Zaten piyasa koşullarında yarışma projelerinin niteliği ne kadar yüksek olursa olsun inşa edilmediği takdirde referans olması oldukça güç. Fakat deneyim kazanma ve mesleki gelişim anlamında iyi bir başlangıç noktası olduğu aşikar. Onun haricinde inşa edilmiş iyi bir yapının ya da mekanın diğer herhangi bir iş alma yönteminden çok daha etkili ve ikna edici olduğunu düşünüyorum.

Çalışmalarını takip ettiğin, beğendiğin mimarlar, ekipler var mı?

Bilgi Üniversitesi'nde stüdyo yürütücüleri olan Nevzat Sayın ve Mehmet Kütükçüoğlu ile bazı projelerde beraber çalışma imkanı buldum. Yüksek lisansı bitirdikten sonra proje ortaklıkları kurma fırsatımız oldu makro ölçekli projelerde. Bu durum onların projeye karşı yaklaşımlarını öğrenebilmek ve hassasiyetlerini fark edebilmek için verimli süreçlerdi. Bunun haricinde piyasada çok fazla rol model olarak kabul ettiğim ekipler var diyemem çünkü her ofisin kendi koşulları ve adaptasyon kabiliyetlerinin kendi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tek başına bir kişi ya da bir ekip değil de farklı kişilerin farklı özelliklerinden ilham almak, söylediklerinin içinden sana yakın gelen kısımları ayıklamak bana daha sağlıklı geliyor.

"Bir mimarın yarışma deneyimi ayrı, çalıştığı ofislerdeki deneyimi ayrı ama bence en çok öğrendiği şey kendi yapısının içerisinde yaşadığı deneyimler."


Kartal Haftasonu Evi, Mimarlık Yıllığı 2015'e girdi. Aynı zamanda senin de inşa edilmiş ilk yapın. Proje başlarkenki motivasyonunla şu an baktığın zaman çıkan ürünü nasıl değerlendiriyorsun?

Pişman olduğum şeyler yok denecek kadar az. "En azından şurayı da şöyle yapsaydım bu yapının yaşantısı farklı olabilirdi" dediğim pek bir şey yok ama sonuç ürüne baktığım zaman bir takım malzeme kararları beni hala fazla tatmin etmiyor. Onlar da bazen şantiye sürecindeki takip kısmını aksattığınız zaman gözden kaçabilecek şeyler. Mesela ahşap uygulaması çok daha iyi olabilecekken maalesef tedarikçinin bize çalım atmasıyla böyle sonuçlandı ve revize edemediğimiz bir durum oluştu. Onun haricinde ben kişisel olarak yaptığım şeyden %90 oranında memnunum. Tabii ki ilk binam olması ve ilk kez bitmiş haliyle bir sonuç ürün görmek beni ekseriyetle mutlu ediyor.

Bir de bu yapının iç mimari projesini bilinçli olarak üstlenmediğimi eklemem gerek. Gelen iç mimarlık projesi tekliflerine de mümkün olduğunca hayır demeye çalışıyorum. Daha önce içinde bulunduğum iç mimarlık pratikleri oldu. Fakat iç mimarlığın, formasyonuyla birlikte mimarlıktan biraz daha farklılaşmış ve ayrıştırılması gereken bir disiplin olduğunu düşünüyorum. Farklı detay seviyelerinin ön planda olduğu ve daha farklı bilgi skalasının işin içine girdiği bir alan. Bu, "bir mimar iç mimarlık yapamaz" mı demek? Elbette değil. Bazı durumlarda o işi iç mimarların yaptığından daha ilginç hale getirebilen mimar kökenli arkadaşlarımız da var. Ancak onların özelliği sadece bu alana kanalize olmuş olmaları. Görece kısa vadeli ve finansal olarak daha tatminkar bir geri dönüşü olabilir ama ne olursa olsun, mimari projeyle eş zamanlı olduğu takdirde proje süreçlerinin konsantrasyon kaybına sebebiyet verdiği için ben mümkün olduğunca kendimi soyutlamaya çalışıyorum. Projecilik kısmında özelleşmiş olmak ve salt onun içerisindeki deneysel arayışların içinde seyahat etmek yeteri kadar cazip geliyor bana.

İlk inşa edilmiş yapının sana öğrettikleri neler oldu?

Çalışma ve yarışma deneyimlerinden öte bir mimarın en çok öğreneceği bilginin kendi yapısı üzerinden olduğunu düşünüyorum. Hem şantiye aşamasında hem de yapı bittikten sonra Kartal Haftasonu Evine yaptığım ziyaretlerin her biri yeni bir bilgi katmanına maruz bırakmıştı beni. Çünkü tasarlarken düşünmüş olduğunuz yaşantıyı, detayları veya kullanıcının yapıyı nasıl kullandığını görmeye başladıkça proje sürecindeki tahayyüller yerini başkalarıyla değiştirmiş olabiliyor. Aslen bu dönüşümün müthiş öğretici olduğunu altını çizerek belirtmek istiyorum. Söylediklerini genelde hayranlıkla benimsediğim ama işlerine bir türlü alışamadığım ünlü mimar Adolf Loos şöyle der; "çizim ve fotoğraf mimariye dair herhangi bir şey söyleyemez". Bu çok kritik bir algı. Tasarlarken kurduğunuz çatkı ile içine girdiğiniz, yaşantısına dahil olduğunuz, ete kemiğe bürünmüş yapı birbirinden başka ortamlar.

Bir örnek vereyim; eve girmeden önce alt bahçeye girerken konumlanan bir dış merdiven mevcut. O merdiveni tasarlarken epey sıkışık ve dar bir aralıkta olması, aklımın bir tarafını hep meşgul eden bir konu olmuştu. Tabii zeminin seviyesini değiştiremiyor olmamız ve mutfağın da genişliğinin bundan dar olmaması gereklilikleri merdiven boyutlarını bu limitlere getirmişti. İnşaat sürecinde o alan kaplama malzemelerinin paylarıyla biraz daha daraldı ve artık asgari sınırlara ulaştı. Yapının aksayan köşesi burası olacak diye içten içe rahatsızlık duymaya başlamıştım. Fakat merdiven montajı yapıldıktan sonra oradan inerken hissiyatım şuydu: Üst bahçeyle alt bahçeyi ancak bu kadar dar bir geçitten geçerek birbirinden ayırabilirdik dedim. Benim için muhteşem bir hikayedir. Tabii sonucu olumlu olduğu için bu kadar rahat anlatıyorum çünkü aslında hatalı olduğunu düşündüğün bir kararın gerçek hayatta olumlu bir sonuca ulaşması epey rahatlatıcı. Tecrübenin de bu hataların üzerine kurulu bir şey olduğu apaçık. O merdivenin o kadar sıkışık olması sayesinde üst bahçeden başlayıp bir anda bambaşka bir düzleme ulaşıyor olmak ve bu dolaşımın sürprizli ve farkına varmadan gerçekleşmesi, o merdiveni nadide kılan unsurlar benim için şu an. Bir mimarın yarışma deneyimi ayrı, çalıştığı ofislerdeki deneyimi ayrı ama bence en çok öğrendiği şey mimarın kendi yapısının içerisinde yaşadığı deneyimler. Mimar, en çok kendi tasarladığı yapıda vakit geçirmeli diye düşünüyorum.

"Proje hacmini genişletmeyi hedeflemiyorum dersem inandırıcı olmaz ama şu anki ofis ölçeğimde her şeyiyle birebir ilgilenebilme lüksü beni memnun ediyor"


Geleceğe yönelik neler düşünüyorsun?

Makro ölçekli bir yol haritası üzerinden yoluna devam eden birisi değilim. Ama elbette belli hedeflerim var. Ofiste proje süreçleri devam ederken aynı zamanda iki üniversitede proje yürütücülüğü yapıyorum. Bir akademisyenlik tanımından ziyade öğrencilerle birebir yakın temasta olabilmeyle sınırlı bir şey benimki, ben öyle tanımlıyorum ve o yakın temastan çok şey öğreniyorum. Bu işe başlarken "ben iyi bir öğretici miyim?" sorusunu sorarak başladım ve bunun için çeşitli yöntemler geliştirdim, hala da geliştiriyorum. Öğrencinin karakterine ve birikimine göre Whiplash'taki eğitmen mi yoksa Ölü Ozanlar Derneği'ndeki eğitmen mi olduğunuza karar verip süreci o halde ilerletmeniz gerek. Aksi durumda iletişimi çok güçlü tutamadığınız kopukluklar oluşuyor ve bu benim en çekindiğim durum. Tasarım aktivitesi içindeki vasfınız kadar pedagojik saptamaların da işin kimyasında önemli bir yer tuttuğunu görüyorum. Kendi açımdan ise öğrenci projelerinin tasarım sürecini yönlendirmenin kendi zihnimi dahi berraklaştırdığını fark ediyorum. Bu durum bu işin içerisinde olma arzumu besliyor.

Bunun haricinde proje hacmini genişletmeyi hedeflemiyorum dersem inandırıcı olmaz sanırım. Kalabalık bir ofis kurulumu için belli adımlar atmaya başladım. Ama şu anki ofis ölçeğimde her şeyiyle birebir ilgilenebilme lüksü- tıpkı bu projedeki gibi armatüründen korkuluk detayına kadar, onları defalarca revize ederken hem malzeme hem de üretim teknikleri açısından belli deneyimlere ulaşmak- beni memnun ediyor. Yeni başlayan ofisler için yapılan ilk uygulama çizimleri ya da saha imalatlarına gösterilmesi gereken ehemmiyet bundan kaynaklı olmalı sanırım. Çünkü bir sonraki projeniz için en güvenilir referanslar sizin daha öncesinde kendi tasarlayıp uyguladığınız işler oluyor.

Son söz olarak neler söylemek istersin?

Bir tek doğruyu bulmak üzerine kurulu olmayan bir meslek icra ediyoruz. Bu zaten mesleğin kendi doğası ile ilgili bir durum. Fakat içinde yaşadığımız çağın gerekliliği bu durumun üzerine yeni bir katman daha ekledi. Antik dönemde Parthenon Tapınağı'nın güzelliği ya da niteliği tartışılabilir bir konu muydu acaba? Ya da bir klasik dönem Palladio Villası'nın? Pek öyle olmasa gerek. Fakat bugün artık her ürün tartışmaya açık. Bireyselliğin ilk ölçüt olduğu post-modern paradigma içerisinde güncel mimarlık ürünlerinin tartışmaları nasıl göğüsleyeceğinin metodolojisini kurgulaması kaçınılmaz. Oyunun her gün değişen kurallarına göre tarafını belli eden ve kendi oluşumlarını karşılaştıkları ortama adapte edebilme esnekliğine sahip bireylerin ya da ortaklıkların meslek hayatlarına devam edebildiklerine şahit oluyoruz. Ben de yaptığım işlerde bu arayışın içerisindeyim.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!


Henüz yorum yapılmamış!
Künye
Kişi: Can Tamirci
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Söyleşiler