“Biz, Eğitmenler Olarak İnandıklarımızı Anlatmaktan Vazgeçmemeliyiz”

Arkitera Kampüste projesi kapsamında Türkiye'deki mimarlık eğitimi hakkındaki sorularımızı Selçuk Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Havva Alkan Bala'ya yönelttik.

Arkitera: Selçuk Üniversitesi’nin mimarlık eğitimiyle Konya arasındaki ilişkiyi nasıl kurarsınız? Konya’nın size katkıları var mıdır? Sizin Konya’ya katkılarınız var mıdır?

Havva Akkan Bala: Selçuk Üniversitesi’nin Konya’ya, Konya’nın Selçuk Üniversitesi’ne şüphesiz ve muhakkak katkısı var. Her şeyden önce Konya, Anadolu Selçuklu’nun başkenti olmasıyla, bir başkent olma ve tarihsel bir takım binaları bünyesinde barındırmasıyla, Çatalhöyük’üyle, çok önemli bir mimari mekansal düzenlemeye ve tarihsel birikime sahip bir kent ve aslında Selçuk Üniversitesi’nin, özellikle de mimarlık bölümünün, mimarlık fakültesi olmazsa ıssızlaşacak bir kent diye düşünüyorum; çünkü merkezde olmamızdan dolayı Türkiye’nin her yerinden, hatta artık dünyanın bazı yerlerinden öğrencilerimiz geliyor. Çok daha erişilebilir bir noktadayız. Şu anda Konya’da yeni açılan üniversitelerle kıyasladığımız zaman en eskisi ve deneyimlisiyiz. O anlamda da bizim kente, kentin bize muhakkak ve şüphesiz katkılarımız var. Söz gelimi daha açıklayıcı olması açısından söylüyorum, kampüsün hemen karşısındaki Bosna Hersek diye adlandırılan bölge bir öğrenci kenti. Yani Konya’daki genel imgelerin ve simgelerin çok ötesinde bambaşka bir hayat var orada. Öğrenci odaklı bir tasarlanmış kent parçası var; ama biz Mimarlık Fakültesi olarak şunun için çalışıyoruz. Kentle aslında daha kucaklaşan bir yapıya kavuşmanın derdindeyiz. Bununla ilgili olarak da teşebbüslerimize başladık. Nereye kadar yol alırız bilmiyoruz; çünkü biz aslında üniversite olarak 44-45 yıllık bir tarihimiz var ama fakülte olarak çok genciz. Ben 18 senedir burada hocalık yapıyorum; ama çok farklı kurumlarda hocalık yaptım. Bir sene Eskişehir’de, bir sene Girne’de ve bir sene de İsveç’te bulundum. Dolayısıyla çok farklı mutfaklarda çalıştım. Bu yüzden kıyas yapma şansım var diye düşünüyorum ve Konya ve Selçuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi birbirini çok destekliyor diye gözlemliyorum.

Günümüz koşullarında Türkiye genelinde mimarlık eğitimi mekanları nasıl? Yeterli midir? Bu konuda Selçuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi olarak sizin mekanlarınız ne durumda?

Mimarlık özünde en güzeli, en değerliyi, en gelişmişi arayan ve içinde bulunduğu hiçbir şeyle tatmin olmayan bir bünyeyi gerektiriyor ki biz de böyleyiz; ama öykünün mühendisliklerle birlikte yaşadığımız kısmıyla Mimarlık Fakültesi olarak ayrıştığımız kısmını iki farklı başlık altında değerlendirmeyi düşünüyorum. Biz önceleri Mühendislik Fakültesi’nin içinde lineer bir süreçte giderken fakülte olduktan sonra biraz daha atölye sistemine döndük. Yani atölye sisteminin içerisinde elbette ki mekan, mekanın kurgusu, projelerin esnek bir program içinde gelişmesiyle ilgili çok büyük inkılaplar yaptık. Yani bunlara ben inkılap diyorum; ama bunların oturmasıyla ilgili biraz zamana ihtiyacımız var. Bunu başarabilirsek çok daha inanılmaz dünya çapında bir proje olacak; ama bunu halledemezsek bile, çünkü orada çok kolay değil bu işler, zamana ve bürokratik yapının onu anlamasına ihtiyaç var. Oralarda bazen tıkanıklıklar yaşanıyor; ama ben işin açıkçası çok özgür ve özgün atölyeler içerisinde hocaların becerisiyle bunları aşabileceğimize inanıyorum.

Atölye mekanları kavramını artık dört duvar arasında düşünmüyoruz. Artık o duvarlar kalktı. Sosyal medya ve internet sayesinde dünya çok globalleşti ve artık bir aradayız; ama dört mekan anlamında baktığınızda da ben aslında zamanların, mekanların, ilişkilerin, kurguların ve tasarımların gerçekten beyin hücrelerindeki bağlantılarla gittiğini, mekanın ötesinde bir takım algı düzlemleri içerisinde mimarlığın yürütüldüğü bir ortamı deneyimlemeye çalıştığımızı görüyorum. Sadece bir problemimiz var ki öğrenci sayımız çok fazla, bundan çok şikayetçiyiz. Bunu her vurguladığımızda daha çok öğrenci sayısı ekleniyor. Artık dekanlık yazmamaya karar verdi; çünkü hani bizim her yazışmamız daha büyük sayıyla bize dönüyor. Türki Cumhuriyetler’den de çok fazla öğrenci geliyor; ama Erasmus eksikliğimiz var. Şahsen o konuda mutsuzum. Dolayısıyla mekan, mekanı üreten birisi için asla tatmin edici olmayacak bir durumda; ama gittikçe iyiye gidiyoruz. Umutluyuz.

Mimarlık eğitimi ve geleceğiyle ilgili başka eklemek istedikleriniz var mı?

Ben mimarlık eğitimiyle gerçekten kafa yormaya çalışan birisi olarak bunları konuşmaya çalışacağım. Çok büyük sorumluluğumuz var. Çok ağır bedellerimiz var. Mimarlık akademisinde, mimarlık eğitmeni olarak çalışmanın sorumluluğunu ve soyluluğunu gerçekten duyumsayarak yola devam etmemiz gerek; ama mutlak değerler açısından baktığımızda, büyük resim açısından baktığımızda canımızı çok acıtan olaylar oluyor. Doğanın korunması, tarihe yapılan atıfların taklit yoluyla olması ve tarihin, yerin, zamanın, mekanın içinin boşaltılması gibi… Büyük resimde algı ve politika olarak, eğitim politikası olarak bizi çok aşan; ama canımızı da çok yakan gündelik hayatımızı etkileyen olaylar yaşanıyor. Bir takım şeyler oluyor ve o oluşan, dönüşen şeylere karşı bizim de mimarlık camiası olarak gerek öğrencisi, gerek hocası, gerek tasarımcısıyla bir cümle söylememiz gerektiğini düşünüyorum. Sorumluluğumuzun çok fazla olduğunu düşünüyorum. Mimarlık eğitimi insanların zihinsel ve ruhsal dünyasında devrim yaratan, onları özgürleştiren, sorgulatan bir eğitim. Keşke herkes önce mimarlık eğitimi alsa da sonra başka şeyler yapsa. O derece iddialıyım. Dolayısıyla biz eğitmenler olarak bunun bilincinde olmalıyız ve vazgeçmemeliyiz. İnandıklarımızı anlatmaktan vazgeçmemeliyiz. Koşullar, mekanlar, büyük resimdeki politikalar her ne olursa olsun vazgeçmeden, umudumuzu yitirmeden devam etmeliyiz geleceği kucaklamak için. Genç beyinlere sorgulamayı, dünyayı anlamayı, üretmeyi, dünyayı daha yaşanılabilir bir yer haline getirmekle ilgili durumları sorgulatmaktan vazgeçmemeliyiz diyeceğim.

Etiketler

1 Yorum

Bir yanıt yazın