+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

"Katılımcı Süreçler, Tepeden İnme Müdahalelerden Daha Fazla Toplumsal Sermaye Oluşturuyor"

11 Mayıs 2018, 13:30
  defa okundu.

İstanbul95 projesi için Studio-X Istanbul'da bir sunum yapmak üzere bulunan Darell Hammond ve Studio-X İstanbul'un yürütücüsü Selva Gürdoğan ile bir araya geldik.

"Katılımcı Süreçler, Tepeden İnme Müdahalelerden Daha Fazla Toplumsal Sermaye Oluşturuyor"

Kötü kentleşme politikaları ve belediyecilik nedeniyle oyundan mahrum bırakılmış mahalleleri, çocukları, oyunla ve oyun alanları ile buluşturmayı amaçlayan KaBOOM! sivil toplum örgütünün kurucusu, şimdilerde Bernar van Leer Vakfı'nın Urban95 projesi ve Tiran Belediyesi'nin hazırladığı yeni masterplan için danışmanlık yapan Darell Hammond, çocuk oyun alanları, katılımcı üretim ve bu bağlamdaki kamu-sivil toplum-özel sektör ortaklıkları konusunda 20 yılı aşkın deneyime sahip.

Söyleşiye geçmeden önce KaBOOM!'un güncel faaliyetlerini buradan ve Bernard van Leer Vakfı'nın Urban95 projesinin İstanbul ayağı olan İstanbul95 projesini buradan takip edebilirsiniz.

Özüm İtez: 20 yıl öncesine dönersek, düşük gelirli mahallelerde çocuk parkları kuran bir sivil toplum örgütü olan KaBOOM!’dan biraz bahseder misiniz?

KaBOOM!’un ortaya çıkışı aslında biraz benim geçmişimle bağlantılı. Bir topluluk tarafından yürütülen kimsesizler evinde büyütüldüm; yani beni ailem değil bu topluluk büyüttü. Bu nedenden ötürü sanırım, hayatta amacını arayan henüz 20’li yaşlarında bir gençken bile, benden daha talihsiz insanlara yardım etmem gerektiğini hissediyordum. Böylelikle, güney Şikago’da toplum hizmeti veren bir merkezde çalışmaya başladım.

Toplulukların olumsuz yanlarına değil olumlu yanlarına odaklanmaya çalışıyorduk ancak yaptığımız çalışmalarda, mahalleli ile hep birlikte bir şeyler üretebileceğimiz bir projenin eksikliğini hissediyorduk. Çocuk oyun alanları üretme fikir bu noktada devreye girdi. Amacımız çocuk oyun alanlarını kullanarak toplumu bir şeylere karşı değil bir şey için savaşmaya yöneltmekti. Çünkü, maddi ve zamansal açıdan sınırları çok belirli bir faaliyet olmasından dolayı insanlarda birliktelik, başarı, yere ait olma, kendileri ve gelecek nesiller için daha iyi koşullar yaratma, gibi hisler yaratabiliyordu.


KaBOOM! "Play Everywhere Challenge" 2016 kazananı: Urban Thinkscape projesi, Temple University, Philadelphia.

Temel fikir her zaman, oyun alanlarının sivil toplum örgütlenmesi için bir araç olarak kullanılmasıydı; ancak zamanla ülkedeki en büyük çocuk parkı alıcısına dönüştük. Piyasada böylesine bir etkimiz olmasından dolayı daha iyi oyun alanları üretme ihtiyacı hissetmeye başladık ve böylelikle, çocuklar için en iyi oyunun ne olduğuna, oyuncağın buna nasıl bir katkısı olduğuna ve üreticileri daha iyi oyun alanları yapmaya nasıl teşvik edebileceğimize dair araştırmalar yapmaya başladık.

Özüm: Bu işe ilk başladığınız 90’lı yılların sonundan günümüze bakarsak, Amerikan kentleri ve çocuk arasındaki ilişki nasıl dönüştü?

Günümüzle karşılaştırıldığında çocuklarla çok farklı bir ilişkimiz vardı. Çocuklar, toplumun veya gündelik hayatın bir parçası değildi; ebeveynlerinin sorumluğundaydı. Çocuk parkları ise, yerel yönetimlerin “oy toplamak için yapılacak işler listesi”ndeki herhangi bir satırdan öteye gitmiyordu. Valiler, kurdele kesme töreni yapabilmek için çocuk parkları inşa ederdi. Ulaşılır, erişilebilir veya güvenlik yönetmeliklerine uygun olup olmadıklarını önemsemeden, “bakın, çocuklarımız için de bir şeyler yaptık” diye işaret edebilecekleri fiziksel ögelerdi. Aynen okul yapmak gibi... İstediğiniz kadar okul yapabilirsiniz, bu onların nitelikli okullar oldukları veya çocukların herhangi bir şey öğreneceği anlamına gelmez.

KaBOOM!, çocuk parkı aletleri üreten piyasanın en önemli müşterisi olarak, “yalnızca çocuklar için en doğru oyunlara olanak veren oyuncakları alacağız” dedi ve bu zamanla piyasayı da dönüştürdü. Seri üretime geçmeden çocuklar üzerinde denenmemiş parkları satın almadık. Çocuk parkı prototiplemek ve test etmek oldukça masraflı bir iş ancak uzun vadede parkın doğru çalışabilmesi açısından çok önemli.

Bunun da ötesinde, mimarlık, şehir ve bölge planlama bölümlerinde veya belediyelerin planlama ofislerinde, çocuklara ve oyun alanlarına dair neler öğretildiğini, çocukların nasıl göz önüne alındığını merak etmeye başlamıştık. İnsanların ilgili ancak bu konuda neler yapılabileceği konusunda bilgisiz olduklarını fark ettik. Ne yapılabileceğini bilemedikleri için nasıl yapılabileceğini de bilmiyorlardı. Eğer çocukların kentte daha görünür ve etkin olmasını istiyorsak, çocuk gelişimi için en doğru oyun alanlarını üretmek istiyorsak, önce planlama ofislerini ve park bahçe müdürlüklerini eğitmemiz gerektiğini fark ettik.


The MDRT Foundation ve KaBOOM! ortaklığında Vancouver'da kurulan parkın inşaasından, 2016.

Özüm: Yalnızca sivil topluma hizmet etmenin ötesinde, devlet kurumlarına danışmanlık veren bir kurum olarak da çalışıyordunuz?

Evet, zamanla bir action tank olarak çalışmaya başladık. Jane Jacobs’ın meşhur bir lafı vardır: “Bir kentin sağlığını, ortalıkta gezinen çocukların sayısı ile ölçebilirsiniz”. Kuzey Amerika’da bazı kentlerde sokaklarda çocuk göremezsiniz. Bunda, yıllar yılı Amerikan kentleşmesindeki dönüşümün büyük bir payı var. Arazi daha ucuz olduğundan banliyölere, uydu kentlere göçen kentliler ile birlikte, merkezde bulunan mahalle okulları ve en nihayetinde çocuklar da gitti. Çocuklar, çok hızlı bir biçimde Amerikan kentlerinden yok oldu.


KaBOOM! "Play Everywhere Challenge" 2016 kazananı: Brightmoor Runway, Detroit.

Hala KaBOOM! yürütücüsü olduğum son dönemlerde, çocukların parkları giderek daha az kullandıklarını fark etmeye başlamıştık. Çocuklara bunu nedenini sorduğumuzda, “Siz neden bahsediyorsunuz, bizim için tüm kent koca bir oyun alanı!” dediler; otobüs duraklarının, çamaşırhanelerin birer oyun alanı olduğundan bahsettiler. Ebeveynlerin güçlük veya angarya olarak gördüğü mekanlarda çocuklar oyun görüyordu. O andan itibaren, zorunlu veya sıkıcı anları oyuna ve en nihayetinde tüm kenti bir oyun alanına nasıl çevirebileceğimizi anlamamız gerektiğini fark ettik.


KaBOOM! "Play Everywhere Challenge" 2016 kazananı: OX4D, Houston.

Öte yandan, zaman değiştikçe, yeni teknolojiler geldikçe, ürettiğimiz parklar çocuklara yeterince meydan okumuyor, istek ve ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Bu nedenle, KaBOOM! olarak sürekli parklar yapmayı bırakıp öğrendiklerimizi diğer kuruluşlar ile paylaşmaya da odaklandık.


KaBOOM! "Play Everywhere Challenge" 2016 kazananı: Upswing, Richmond.

Özüm: Yıllar yılı, birlikte çalıştığınız tasarımcılardan neler öğrendiniz, onlar sizden neler öğrendi?

Mimarların sosyal trendlere çok hızlı adapte olup, öncü olabildiklerini fark ettik. Eğer onları yönlendirebilirsek, insan davranışını ve çevreyi daha kolay dönüştürebileceğimizi fark ettik. Bir yandan da biz mimarlara, topluluklarla, cemaatlerle, kentlilerle ve tabii ki çocuklarla, mahalle ölçeğinde ilişki kurmayı, onları anlamayı öğrettik.


Imagination Playgorund (KaBOOM! + Rockwell Group)

New York’lu bir mimarlık ofisi olan Rockwell Group‘un kurucusu David Rockwell, tiyatro geçmişinden dolayı, dramadan ve oyundan anlayan bir mimar. Çocuklarını parka götürdüğünde, kendine de biraz zaman ayırabiliyor ve parkları dinlenmek için kullanabiliyormuş. Çocuklar büyüdükçe oyun süreleri azalıyor, dolayısıyla David’in dinlendiği süreler de azalıyor. Ama eve gittiklerinde çocuklar sürekli mukavva kutularla, birlikte (kız ve oğlan çocuğu) oynuyor, yapıyor, bozuyor. David çocuk parklarının böyle fırsatlar sunamadığını fark ediyor. Aynı dönemde biz “en iyi oyun nedir?” diye kendi kendimize sorarken, David de böyle bir deneyim yaşıyor ve düşünüyordu. En nihayetinde bir araya gelip, “Imagination Playground” isimli bir çocuk parkı tasarlayıp birlikte piyasaya sürdük. Amacımız daha açık, müşterek, hayalci, hem kamusal hem de özel mekanda var olabilen oyun mekanları yaratmaktı. KaBOOM! bunu tek başına yapsaydı hiçbir zaman popüler olmazdı ancak David Rockwell’in, şanı, zekası ve deneyimleri sayesinde çok hızlı ve etkin biçimde bu ürünü piyasaya sürdük.

Bu deneyimin üstüne, Rockwell gibi öncü sayılabilecek başka hangi isimler ile ortaklık kurabileceğimizi araştırmaya başladık çünkü temel amacımız daha iyi oyuncaklar üretmekten çok, çocukları daha fazla göz önünde bulunduran ve kamusal hayatın içine katan kentsel mekanlar oluşturmaktı.

Özüm: Mimarlık mesleği, katılımcı tasarım edimini gün geçtikçe daha çok benimsiyor ve ilerletiyor. Özellikle yeni nesil tasarımcılar için önemli bir konu. Siz ise uzun yıllardır yerel topluluklar, yönetimler, profesyoneller ve gönüllüler arasında bir bağ kuran çalışmalar yürütüyorsunuz. Tasarım ölçeğindeki bu değişimin sizin çabalarınıza da yansıdığını düşünüyor musunuz? Katılımcı süreçlerin gün geçtikçe kolaylaştığı ve yaygınlaştığını söyleyebilir miyiz?

Topluluklar “ile birlikte” çalışmak ve üretmek, topluluklar “için” üretim yapmaktan çok daha önemli. Başarının en önemli bileşenlerinden biri bu. Ancak bu şekilde katılımcılık ağızlara pelesenk olmuş bir kelimenin ötesine geçebilir. Katılımcı süreç demek, mahalleliyle atölyeler yapmak demek değil. Onlar için atölyeler düzenlemek de değil. Katılımcı süreçler, katılımcıların neler söylemek istediklerini dinlemek, kültürel ve sosyal ihtiyaçlarını anlamak, önceliklerini anlamak ve en nihayetinde ortak emellerine şekil vermek konusunda onlara yardımcı olmak, diğer insanların/profesyonellerin aynı konuya yaklaşımları konusunda bilgilendirmekten geçiyor. Ancak bu şekilde “bilen” (mimar, tasarımcı, vs.) ile “bilmeyen” (yerel topluluklar) arasında müşterek bir zemin yaratılabilir. Bu durum gerçekleştiğinde hem mimar, hem kurum, hem de mahalleli kendiyle gurur duyabiliyor. Dahası, mahalleli kendiyle gurur duyduğunda projeye de saygı duruyor. Uzun vadede, üretimin/projenin sürdürülebilirliği, zarar görmemesi ve de bakımı açısından bu çok önemli. Katılımcı süreçler, “iyi ama tepeden inme” müdahalelerden daha fazla güven, toplumsal sermaye ve bağlılık oluşturuyor. Ancak bu sayede normalde devrimsel herhangi bir şeyin ortaya çıkamayacağı yerlerden, devrimci projeler ortaya çıkabiliyor.


Selva Gürdoğan: Bugünlerde çalışmalarınız biraz daha erken çocukluk dönemine kaymış durumda. Bu döneminin neden önemli olduğundan biraz bahseder misiniz?

20 yıl boyunca KaBOOM! ile ürettiğimiz çocuk parkları yalnızca 5 ila 12 yaş arası çocuklar için ürettik. Bu açıdan aslında problemin parçası olduğumuzu bile söyleyebilirim. Örneğin bebek arabalarına uygun ve bebeklere uygun parklar üretmiyorduk.

KaBOOM!’dan ayrılıp, Tiran’a taşındığım dönemde, Bernard van Leer vakfı da Urban95 projesine yeni başlıyordu. 20 yıldır çocuk oyun alanları ile ilgili yaptığım çalışmalar ve vakfın Urban95 projesi çok doğal bir birliktelik oluşturdu. Ancak vakfın kenti 95 santimetreden yani bir çocuğun göz hızasından görmek üzere başlattığı projesinin sorduğu sorular ve bakış açıları itiraf etmeliyim ki ilk başta beni dehşet etkiledi.

Benim çocuğum yok, hiç bebek arabası sürmedim veya elimde bir bebekle toplu taşıma aracına binmedim bu nedenle kentin bebekli ailelerin önüne koyduğu bariyerlere dair kişisel bir deneyimim yoktu. Kentler ile yarattığımız fiziksel çevrelere baktığınızda şunu rahatlıkla görebilirsiniz: çocukları tasarımın dışında bırakıyoruz. Urban95’in bakış açısı ve hızlı prototipleme yöntemleri ile çocukları da içeren farklı bir kültürel norm nasıl üretebileceğimizi araştırıyoruz. Bir yandan mimarlar, tasarımcılar üretmeye çalışırken, yerel yönetimler bunları uygulamak istiyor ve dünyada bu iki grup eş zamanlı olarak birleştikçe değişimi görmeye başladık.

Bernard van Leer’ın açısından bakarsak, erken çocukluğa dair ebeveynleri bilinçlendirilmesi ve yerel yönetimler için yönetmeliklerin üretilmesi açısından geçtiğimiz senelerde oldukça başarılı oldular. Ancak bu politikalar tüm nüfusa yansıyamıyor. Bu zorluklar kısmen öncelikler ve kısmen de çocuk gelişimi adına dağıtılan bütçelerin kısıtları yüzünden oluşuyor. Çocuklara yönelik mekanların, tüm fiziksel çevreye harcanan paralar ve bütçeler içindeki yeri oldukça küçük. Ancak bizler yapılı çevrenin nasıl da çocukları dışarıda bırakacak şekilde üretiliyor olduğunu gösterdiğimizde insanlarda genelde bir aydınlanma yaşıyorlar. Vakıf, bu bilinçlendirmenin ve en nihayetinde çocukları da içine katan bütçelendirmenin ancak bu konu üstüne konuşabildiğimiz ve dinlendiğimiz sürece başarılı olduğunun farkında.

Selva: Erken çocukluk neden birdenbire popüler oldu peki sizce?

Günümüzde, çocuğun ilk 1.000 gününde, beyninde neler yaşandığına dair hiçbir zaman bilmediğimiz kadar çok şey biliyoruz. Birçok toplum, bebeğin ancak okula gitmeye başladığı andan itibaren öğrenmeye başladığını düşünüyor. Ancak gerçek şu ki, çocuk ilk 1.000 gününde hayatı boyunca öğreneceğinden daha fazla şey öğreniyor. Tam olarak bu dönemde, beyinde ya sürekli ve aşırı hızlı bir biçimde nöronlar arasında bağlantılar oluşuyor veya köreliyor. Bu nedenle, kişinin yaşam boyu başarılı bir insan olabilmesi için, hayatının ilerleyen yıllarında, okula başladıktan sonra bu nöronlar arasındaki bağlantının yeniden kurulmaya çalışılması yerine ilk 1.000 günde kurulması çok daha önemli. Vakfın amacı da zaten en iyi öğrenme araçlarının seçilmesi ve bunların yapılı çevreye entegre edilmesi.

Beyin gelişimi ve yapılı çevre açısından şunu biliyoruz ki bağımlı hareketlilik ve bağımsız hareketlilik arasında bir fark var. Çocukların özgürce ve güvenli bir biçimde sürekli hareket içinde olabilmesine bağımsız hareketlilik deniyor. Bu sağlıklı bir topluluğun göstergesi. Bağımlı hareketlilikte çocuklar ya kucakta ya da bebek arabasında taşınıyorlar. İlkinde ise yürüyor veya emekliyorlar. Tüm bunlar bambaşka fiziksel çevrelere ihtiyaç duyuyor. “Bağımsız hareketlilik için nasıl kaldırımlar, geçitler tasarlanmalı? Yaya geçidinin zamanlaması bir çocuğun kendi başına karşıdan karşıya geçebilmesine uygun mu? Uygun olmalı mı? Bununla ilgili bir yönetmelik geliştirilmeli mi?” gibi sorular soruyoruz. Hem yetişkin hem de çocuk gözünden tasarımlar yaparak, hem çocukların kendi kendilerine karşıdan karşıya geçmesini kolaylaştırmaya hem de yürüyerek okula varmalarını teşvik etmeye çalışıyoruz.

Çocukların, ebeveynlerinin sorumluluğunda olduğunu düşünüyoruz. Belli bir yaşa geldiğinde okula gidiyorlar. Okulda ne öğretiliyor ne öğretilmiyor, hangi tür etkinlikler yapılıyor veya yapılmıyor, çocuklar okula ne gibi yiyecekler getirebilir veya getiremez… Tüm bunlara ve fazlasına karar veren okulun da toplumsal sorumlulukları var ve çocuğun sorumluluğunu aile ile paylaşıyorlar. Ancak aslında böyle olmadığını, öğrenmenin aslında çok daha erken yaşlarda, çocuğun yapılı çevre ile kurduğu ilişki ile başladığını da biliyoruz. Ebeveyn olma kültürü çok hızlı dönüşüyor, bununla birlikte çocukluk da çocukluk deneyimi de çok hızlı dönüşüyor. Ancak hiçbir kentin böyle bir altyapısı yok. Örneğin, Londra gibi kentlerde, ses ve hava kirliliği nedeniyle kırmızı bölge ilan edilen mahallelerde çocukların oyun oynamak için sokağa çıkmasının yasak olduğu günler yaşanıyor. Bu gün ve bölgeleri basın aracılığıyla kentlilere duyurmak zorunda kalıyorlar. Eğer bu konuda herhangi bir şey yapmazsak durum iyiye değil, yalnızca kötüye gidecek.

Geçtiğimiz sene Urban95 ile yaptığım çalışmalar esnasında şunu fark ettim, insanlar nadiren Urban95'in ilkelerine karşı çıkıyor ve vakfın öne sürdüğü fikir çok kolay bir biçimde kabul görüyor. Vakıf ile ilk başlarda, insanların fikirler ve çözümler üreteceği, inovasyon yapacağı, bu fikirler sayesinde kurallar, yasalar, yönetmelikler üreteceğimiz ve en nihayetinde bunların mahalle, kent, ülke ve dünya ölçeğinde etkin olmaya başlayacağını varsayıyorduk. Bu varsayım çöktü. Ne yazık ki bir tıkanma ile karşılaştık. “Neden” sorusunu cevaplandırmak kolay, insanlar tahminlerimizden çok daha hızlı tüm bu fikirleri kabul ediyorlar. Asıl zor olan, “ne?” ve “nasıl?” sorularının cevaplarını ortaya koyabilmek. Valiler ve belediye başkanları ise, “Şu an ar-ge bütçemi böyle bir projeye ayırmayı düşünmüyorum ancak bana tam olarak ne yapmam gerektiğini anlatın, o zaman yatırım yapabilirim.” diyor. Vakıf olarak, insanların ikna edilme ihtimalini biraz küçümsemiş olduğumuz fark ettik. Tahmin ettiğimizden daha kolay ikna oluyorlar, asıl soru tam olarak ne yapmaları gerektiğini anlatabilmek. O nedenle, biraz arkadan geliyor olsak da bu istekli insanlara, çocuk gelişimine uygun kentler üretebilmek üzere araçlar, kaynaklar, eğitim, bağlantılar sunmaya çalışıyoruz.

Selva: Bu bağlamda, neyin, nasıl yaratılacağına dair mimarlar, tasarımcılar ve akademi için yeni bir tartışma/üretim alanı açıldığını söyleyebiliriz sanırım?

Mimarlar ve tasarımcıların tüm dünyada toplumsal akımlara yön veren insanlar. O nedenle bu projenin, hem yeni kentlerin nasıl kurulacağı hem de mevcut kentlerin nasıl yeniden kurulacağını yeniden düşünmek adına büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum. ABD’de mahalle ölçeğinde yapılmış yüzlerce masterplan inceledik, benim asıl zorlandığım konu şu: Bu planların %97’sinde, ilk olarak gözden çıkarılan şeyin parklar ve bahçeler. İkinci olarak toplum merkezleri, üçüncüsü olarak da kaldırımlar gözden çıkarılıyor. Bunlar projelerde en değersiz görülen alanlar. Bir tarafta hayalleriniz, öbür tarafta gerçeklik var. Gerçeklik bize çocukların öncelikli olmadığını söylüyor. Ülkede yapılan planların %97’sinde çocuklar öncelikli değil. Bütçeler uygun olduğunda ve çocuklar plan önceliklerinin dışında kalmadığında ise ilk yapılan iş kataloğu açıp “26’ıncı sayfadaki oyuncaktan 7 tane, 17’inci sayfadakinden 9 tane istiyorum” demek oluyor. Çocuk oyun alanları işte böyle, ardında gerçek bir öngörü veya planlama olmadan yapılıyor.

Selva: Tasarım dünyasında, “çocuklar için tasarım” üzerine konuşmanın neredeyse “çocukça” bir davranış olduğuna dair damga var. Çocuk dostu tasarım sanki tüm tasarım dünyasının küçük bir nişi gibi. Bu nişin, ana akıma dönüşmesi için sanırım öncelikle bakış açılarımızın değmesi gerekli.

Meşhur bir mimarın “Çocuklar için proje yapıyorsanız, onu ya egonuz ya da portfolyonuz için yapıyorsunuzdur, cüzdanınıza para girsin diye değil.” dediğini hatırlıyorum. Ancak bu durum Amerika’da kısmen de olsa dönüşüyor sanırım. En azından çocuk hastanelerinin tasarımının iyileştirilmesine dair girişimler var. İleri gelen tasarımcılar, çocuk hastanelerinin yalnızca hastaları tedavi etmek için değil, sağlık ve sıhhat için tasarlanması gerektiğini tartışıyorlar. Aynı şey okul tasarımına dair de gerçekleşiyor.

En nihayetinde, eğer bir kenti hem 8 hem de 88 yaşındaki insana uygun yapabiliyorsan, o herkes için iyi bir kent olacaktır. Ama iktisadi açıdan bu gerçekçi değil. Biz kentlerimizi 30’lu yaşlarında olan insanlar için tasarlıyor ve üretiyoruz. Barlar, kahvehaneleri, yürüme yolları, koşu yolları vesaire. Bu insanlar eskiden, evlenip çocuk yaptıktan sonra, kaldırımlar, erişilebilirlik, okullar yetersiz kalıyor ve kent merkezinden uzaklaşıyorlardı. Artık böyle değil. Kentler hala yetersiz ancak banliyöye göç etme trendi değişiyor; genç ve evli insanlar kent merkezinde kalmayı seçiyorlar. Tasarım/planlama dünyası da bu dönüşüme ayak uydurmak zorunda.

Yalnızca tasarım değil, alan kullanım politikaları da değişmek zorunda. Örneğin bir okulda eğer çocuk oyun alanı varsa, o oyun alanı -yalnızca öğrencilere değil- 7/24 tüm mahalleliye açık olmalı. Kent merkezinde kaynaklar çok sınırlı. Sınırlı kaynaklarla en yüksek verimi sağlamak için, ortak kullanım anlaşmalarına ihtiyacımız var. Böylelikle, okul bahçesindeki oyun alanını tasarlarken, onun dışarıya da en iyi hizmeti verebilecek  şekilde konumlandırılması sağlarsanız, aynı mahalleye iki ayrı oyun alanı yapmak zorunda kalmaz, kaynaklarınızı korumuş olursunuz.

Selva: Bu aralar Tiran’da ne ile uğraşıyorsunuz?

Tiran’da, yerel yönetime dışarıdan katılan biri olmak yerine artık içeriden biri konumundayım; Tiran Belediye’sine, kentin tarihinde ilk defa kurulacak olan Parklar ve Rekreasyon Müdürlüğü kurulması konusunda danışmanlık yapıyorum. Bununla birlikte, şu an üretilmekte olan Tiran 2020-2030-2050 masterplanı dahilinde, gelecekte çocuklara daha uygun bir kent kurulması için şimdiden nasıl adımlar atılması konusunda çalışıyorum. Bununla birlikte, çocukların günümüzde nerelerde yaşadığı ve önümüzdeki on yıllarda nerelerde yaşayacaklarını araştırırken, gelecekte yapılacak okulların kentteki dağılımını öngörmeye çalışıyorum. Daha açık olmak gerekirse, kentteki ihtiyaçlar ve buna dair verilerin, öngörü analizi yöntemleri ile kentteki kaynak dağılımını “akıllı” kılmaya çalışıyorum. Kentte veri noktalarının bu şekilde çözümlenmesi sırasında da “Kaldırımlar daha geniş olmalı mı? Daha geniş kaldırımlara ihtiyacımız var mı? Bir alanı kaldırım yapan en az ölçüler nedir? Bunun prensipleri ne olmalıdır?” gibi sorulara cevap bulmaya çalışıyorum.

Bugüne kötü kararlar ile gelmiş olabiliriz ancak iyi olan kararın ne olduğunu tanımlamamız gerekir. Bir noktada durup bunu sorgulamamız gerekiyor. Kötü kararlardan uzak durmak için ne gibi yönetmeliklere sahip olmamız gerektiğini bilmemiz şart. Ancak bu sayede gelecekte vaktimizi sürekli geçmişin hatalarını düzeltmeye harcamak zorunda kalmayız.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!


Henüz yorum yapılmamış!
Künye
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Söyleşiler