Eşdeğer Ödül, Taşınacak Olan Eskişehir Atatürk Stadyumu Alanında Yeni Fikirler Yarışması (B Kategorisi)

…Biz, mimarları “Bağlam, ölçek, politika, ekonomi” gibi parametreleri unutmaya çağırıp, bu projeyle “hiçliğe” doğru bir yolculuğa çıkmaya davet ediyoruz.

MİMARLIK HİÇLİĞE OLAN YOLCULUKLA BAŞLAR

“Bir çağ ölürken yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Cinsel törede, evlilik biçimlerinde, aile yapılarında, eğitimde, dinde, teknolojide ve modern yaşamın neredeyse tüm diğer yüzlerindeki kökten değişiklikleri görmek için çevremize bakınınca, bundan şüphemiz kalmıyor… Yeni bir şeyler yapmaya çağrılıyoruz, ayak basılmamış bir toprakla yüzleşmeye, kimsenin gidip de bize yol göstermek için dönmediği bir ormana dalmaya çağrılıyoruz. Bu varoluşçuların hiçliğin kaygısı dedikleri şey. Geleceğe doğru yaşamak bilinmeyene sıçramak demektir; bu da hâlihazırda emsali olmayan ve pek az kişinin kavradığı dereceden bir cesareti gerektirir.”

MİMAR KİMDİR VE NE İŞ YAPAR?

Mimar doğası gereği nihilisttir. Kendi hayatını bir bütün olarak görür ve onu zonlayarak zaman ve mekan dilimlerine ayırmaz. Onun, öznel bir “iç” yaşantısı ile fiziksel bir “dış” yaşantısı yoktur. O, ürettiği “nesne”lerin ve “özne”lerin insan psikolojisini etkileyeceğini bilir ve bunun sorumluluğunu üstlenir.

MİMARLIK NEDİR?

Bir çağ artık sona erdi. Geride kalan bu çağ, içinde bir sürü hata, değişmeyen kuralları ve mahvolan hayatları barındırıyor. Yeni dünya “düzen”inde yaratılan mekanlardan talep edilen tek şey kendi benliğinin olmasıdır. Burada sahiplenme ve sahiplenilme yoktur. Bireysel özgürlüklerden başka hiçbir şey… Yaratılan bu yeni mekanda bütün sınırlar erir, iç ve dış bütünlük kazanır. Birey ancak bir toplumla yaşadığı müddetçe kendini bulabilir ve odaklanmış bir yaşama kavuşabilir.

Mimar, “yer”i artık belirli parametreler ışığında görmez, analiz etmez, çünkü yarattığımız bu dünya ve gelinen nokta artık bu dili konuşmaz. Biliyoruz ki kaliteli mimarlık zamanla üstündeki bütün ekonomik ve politik söylemleri üstünden silip atar.

Hal böyle olunca biz de hiçliğe doğru bir yolculuğa çıktık.

Günümüzde mimarlar bilgisayar programcılarına dönüşmüş durumdalar. Sürekli olarak “bağlam”a özgün ya da özgün olmayan programlar yazıp alana kendi programlarını uygulamakla uğraşıyorlar. “Bağlam”, “insan”, “yer”, “mekan” kelimelerinin çok konuşulduğu bir mimarlık ortamında, sözcüklerin altı boşalıyor. Kimse bu kelimeleri tanımlamakla uğraşmıyor, çünkü sanki bu kelimeler doğarken kalıtım yoluyla aldığımız bilgiler. Okullarda ise nasıl mimarlık yapılacağı hakkında bir formül yazılmış bile; “küçük ölçekli yapılar insanları daha mutlu eder, çünkü çevreye olan etkileri azami ölçüdedir. Büyük yapılardan ise kaçınılmalıdır, çünkü büyük yapılar hiçbir zaman bizi mutlu etmezler”.

Ancak biz biliyoruz ki, Ayasofya’da büyük ölçekli bir yapıdır ve İstanbul’un en kanlı isyanından (Nika İsyanı) hemen sonra Justinien’in kendi gücünü göstermek için yaptığı bir yapıdır. Ancak içeri ne zaman girsek bizi çok mutlu eden yapılardan bir tanesidir.
“Eski Yunanlılar yaşamın zorluklarını gözleriyle görebiliyorlardı. Antik kentlerin tapınakları, pazaryerleri, oyun alanları, toplantı yerleri, duvarları, sokaktaki heykelleri; dinde, politikada ve aile yaşamında kültürel değerleri simgeliyordu. Ama günümüzde modern Londra ya da New York’ta, örneğin pişmanlığın yaşandığı yeri görmek için nereye gidileceğini bilmek zordur. Ya da çağdaş mimarlardan demokrasiyi daha çok teşvik edecek mekanlar tasarlamaları istense çizim kalemini bırakırlar; antikçağdaki toplu kararların alındığı toplantı yerlerine eşdeğer bir modern tasarım yoktur.” Richard Sennett

BİZ, MİMARLARI “BAĞLAM”, “ÖLÇEK”, “POLİTİKA”, “EKONOMİ” GİBİ PARAMETRELERİ UNUTMAYA ÇAĞIRIP BU PROJEYLE HİÇLİĞE DOĞRU BİR YOLCULUĞA ÇIKMAYA DAVET EDİYORUZ

Tasarım, “Hipocampus” adlı meteorun Eskişehir stadyumuna çarpmasıyla başlar ve meteorun zamanla rüzgâr, yağmur ve insan tarafından aşındırılmasıyla devam eder. Yüzyıllar içinde bu meteor birbirleriyle doksan derecelik açılarla kesişen duvarlar sistemi haline gelir. Rastgele meydana gelen duvarlar, döşemeler, kütleler ve bunlardan kopan boşluklar silsilesi hiçbir fonksiyonun, hareketin ya da başka bir mimarlık “parametre”sinin yansıması değildir. Tamamen keyfi kararlara göre “tasarlanmıştır”. Meteorun içine hiçbir program yazılmamıştır, sadece ve sadece boşluklar vardır ve keşfedilip geçici bir süreliğine işgal edilmeye açıktırlar.

Program, şehirli tarafından saate göre ve ihtiyaca göre belirlenir ve mekânı ona göre düzenler. Herkesin kullanımına açık olan bu mekanlarda isteyen pazar kurar, isteyen top oynar, piknik yapar, isteyen serbestçe ve özgürce konferans verir. Denetleme mekanizması yoktur ve insanların kontrol edilemeyeceği boş bir mekândır. Yeri silen “temiz” ve “hijyen” meraklısı bir mimarlık yerine burada kirlilik ön plandadır. Bu, ayni zamanda bedenin kirliliğinin de ön plana çıkarılmasıdır. Bu bağlamda, “Hipocampus” bir Queer mimarlığıdır ve heterotopik mekana başkaldırır.

Zehrin panzehiri aynı yerdedir. Kamusal alanı zehirleyen mekanlar arası kopmaya neden olan sağır duvarlardır. Sağır duvarlar arasında terkedilmiş bir yunan şehrine benzeyen yapı-bozumuna uğramış bir alanı işgal eden kentli burada kamusal alan tanımını yeniden oluşturur.

Bir cevap yazın