Bu yazı, 19 Ocak 2007 günü katledilen Hrant Dink için düzenlenen cenaze törenine dair bir tanıklığı konu ediniyor. 24 Ocak 2007 tarihinde yazıldı ve yayınlanmadı. Dink’in vahşi ve korkak bir biçimde katledilmesinin üzerinden tam bir yıl geçti. Ancak bu yazıyı yazanın zihninde, o günkü tanıklık bütün canlılığıyla yerli yerinde duruyor. 301. maddenin değiştirilmesiyle ilgili hazırlıkların tamamlandığının söylendiği bu günlerde, içinden hâlâ çıkamadığımız karanlık sürmekte. Zihniyet ise, 19 Ocak 2007’de olduğundan daha bile katılaşmış gibi görünüyor. Adaletin maddelerle değil kişilerle yapılması gereğine vurgu yapmak gerek. İstanbul’u dev bir protesto mekânına dönüştüren bu yürüyüşün etkileri de derin oldu kuşkusuz. Ancak resmi ideoloji, bu yürüyüşü de bilinçaltına atmak için gayretlerini sürdürdü.
Toplumların çabuk unuttuğu hep söylenir. Metni, o günlerin acı ve dehşetinden tenzilat yapmaksızın, aşağıya aktarıyorum. Belki gereğinden fazla iyimser bile olabilir:
“Trafiğin Salı sabah 07:00’den itibaren kapatılacağını biliyorduk, Kuştepe’den yokuşu çıkarak Mecidiyeköy’e, oradan da Halaskargazi’yi yürüyerek Osmanbey’e geldiğimizde saat 09:30 oluyordu. Rumeli’nin ve Ergenekon’un tam kavşağında, polisler Osmanbey Metro çıkışının önünde yerlerini almışlar. Yolu kolayca yürüyerek geldik çünkü koca bulvar tümüyle trafiğe kapatılmış durumda. İnsanlar Şişli Cami istikametinde hızlı hızlı yürüyorlar, bizim gittiğimiz yöne doğru; yolun boş olması ve toplu taşımanın aksamış olmasından ötürü. Bütün bu kalabalığın, Hrant Dink’i yolcu etmek için böyle hızlı hızlı yürümediği belli. Acaba bunlardan hangileri, bizim gibi törene erkenden geliyor olabilir, diye ayırt etmeye çalışıyorum.
Polisler yerini almışlar ve tam kavşağa kocaman metal barikatlar koymuşlar. Benzerlerini, sözgelimi Yıldız Parkı’na, Barbaros boyunca üşenmeden dizer, Conrad’a gelen önemli adamları korurlar, bu yüzden şaşırtıcı değil bu görünüm. Barikatın iki noktasında kapılar var. Kadınları ayrı, erkekleri ayrı arıyorlar. Ama hemen belli oluyor ki kortej bu noktadan itibaren başlayacak ve içeri alınmayacağız. Bir şaşkınlık yaşanıyor. Tören yerine gelen henüz 100 kişi bile yok, eyvah diyorum, gerçi erken ama, pek de dişe dokunur bir kalabalık olmayacak galiba. Dink’in bu kadar çabuk unutulmuş olması çok tuhaf ama şaşırtıcı değil gibi geliyor. İlk gelenler arasında olduğumuz için hemen polis barikatına yapıştık ve ileride, yüz metre kadar ileride, Sebat Apartmanı’nın önünde kameralardan ve fotoğraf çekenlerden oluşan bir kalabalığın yanı sıra, yine apartmanın önünde toplanmış olan ve protokol olduğu söylenen, şöyle böyle 250 kişilik bir kalabalık vardı. Yapının karşısında, çeşitli yerlere konuşlanmış bir yığın kameraman veya fotoğrafçı dikkati çekiyor. Bir de Hrant Dink’in üzerini örten beyaz örtüyü hatırlayan beyaz tulumlar geçirmiş tertip komitesi üyeleri, yürüyüşü yönlendirmeye hazırlanıyorlar, biz geldikten birkaç dakika sonra bu beyaz kumaşları paylaşıyor ve birikmekte olan kalabalığa doğru yüzlerini dönüyorlar. Akşamdan Agos’un sitesine girip çıkışlar almış ve bunları kartonlara yapıştırmıştık. İlknur’un elinde Hrant Dink’in portresi, benim elimde de Agos’un son sayısının ikinci baskısının ilk sayfası var.
İçeri girilmeyeceği öğrenilince, Türk insanına özgü bir tavır hemen kendini gösteriyor. Engeli aşmanın yolu aranmaya başlıyor, ısrarlı ısrarsız talepler polislere yineleniyor ama polis basın ve protokol hariç kimsenin giremeyeceğini ısrarla tekrar ediyor. Alanda birikenler arasında ilk tedirginlik dalgası hissedilmiş oluyor. Ama bu tedirginlik hemen dağılıyor çünkü aradan yarım saat geçmeden, Ermenice ezgilerin yayıldığı o ruhani bölgeyi sessizce izleyen kalabalığın alana yakınlaşabileceği haber veriliyor, polis üzerimizi arıyor tek tek, acele etmememiz gerektiği, acele edilirse üzeri aranmayanların olabileceği uyarısı yapılıyor. Biz de kapıdan geçiyoruz ve beyaz önlüklüler hemen kalabalığı yönlendirmeye başlıyorlar, ilk alkışlar bu anda duyuluyor, Sebat Apartmanı’na doğru yaklaşırken yavaş yavaş yürüyor ve alkışlıyor kalabalık, müthiş bir ürperti yayılıyor, herkes birbirine hoş geldiniz demiş oluyor böylece, sözsüz bir konuşmayla. Havada parfüm kokuları, pipo kokuları, ve başka güzel kokular var. Ne televizyon ne radyo ile bağlantımız olduğundan, birbirimizle bile çok az konuştuğumuzdan, arkada durumun ne olduğunu, kalabalığın gerçekten artıp artmadığını bilemiyoruz. Beklerken tüm caddeyi dolduran Ermenice ezgiler burayı çok özel bir kentsel havaya büründürüyor, kesintisiz biçimde trafik ve azman bir hareketlilik tarafından yutulan sessizlik bu durgunluk anında kendini duyuruyor, sanki uzun zamandır ilk kez İstanbul bu sesi dinlemeye razı olmuş gibi görünüyor. Her şey ve herkes saygıyla bu müziği dinlemek için durmuş. Etrafımızdaki insanların hepsi son derece saygın görünümlü kimseler, kadınların sayıca çokluğu göze çarpıyor ilk gelenler arasında. Beklerken, işine gitmek zorunda olan, katılamayan daha birçok kişinin burada olmak istediğini biliyordum. Canlı yayından bütün televizyonlar üzerimize çevirdikleri kameralarla burayı görüntülüyor olmalıydı.
Bekleyiş sırasında yavaş yavaş Hrant Dink kokartları, üzerinde “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz”, “Hepimiz Hrant Dink’iz” ve “Katil 301” yazılı, siyah zemin üzerine çift taraflı olarak yapılmış beyaz yazılı dövizler dağıtılıyordu. Etrafta akademisyenleri, televizyonlarda son zamanlarda tartışma programlarında sıkça gördüğüm entelektüelleri ya da Ankara’dan gelen bir arkadaşı fark ediyordum. Sonra 10:30’a doğru bir alkış koptu ve Hrant Dank’in getirildiğini anladık, biraz öncesinde karanfiller dağıtıldı, arabanın gelmesiyle hemen herkes ellerindeki karanfilleri arabanın getirildiği yere doğru fırlatmaya başladı. Etrafımda daha fazla insanın gözyaşlarını tutmadığı dakikalar bunlardı. “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları yükselecek gibi olduğunda, özellikle de kadınların “Kapayın çenenizi!” diye bağırdığı duyuluyor, sloganlar da birden bire kesiliyordu. Garip bir çocuksulukla karışık bir öfke ve üzüntü ortamı. Yas atmosferini korumak konusunda titiz davranan medeni bir protesto havası. Herhalde Türkiye bu ölçekte devasa bir entelektüel protestoyu ilk kez görüyor. Ve bu üslup, çok olumlu bir uyanışın gösterisi. Cenazenin gelmesinden önce Birgün gazetesi dağıtılmıştı. Herkes iki sayfasında boydan boya Hrant Dink’in göründüğü gazeteyi açıp kaldırıyor ya da iç sayfalardaki yazıları okuyor. Elimde yeterince malzeme olduğu için kendi gazetemi katlayıp cebime koydum. “Bir Arada Yaşamayı Savunalım” yazan kâğıtlar paltolara iğneleniyor. Karanfiller, dövizlerin üzerine takılıyor. Etrafta Hrant Dink maskeleri görünüyor. Etrafımızda insanların yaş ortalaması 40 ve üzeri. Sonradan daha genç olanlar da önlere gelmeye başladı. Olgun, ciddi, kristalleşmiş bir üzüntü ve aciliyet duygusu herkesi kuşatmış durumda. Bayağılığa asla geçit verilmiyor. Sükûneti hafifletecek her şeyden, en ufak jestlerden kaçınılıyor. Ama bu askeri bir ciddiyet havası hiç değil. Militarist suskunluğun sahte törenselliğinin izi yok burada. Polisin tek yaptığı ise, bu havayı bozacak girişleri tutmak, sokaklara barikatlar kurmak. Zaten böyle bir kalabalığın arasına neden gelmemeleri gerektiğini hepsi çok iyi anlıyor olmalı. Bugün hepsinden hesap sorulacağı büyük gün gelmiş bulunuyor. Burada faşist böğürtüler, maç havasında holiganlıklar, zırvalayan eril hormon homurtuları yok. Gerçeğin ancak yürekli insanlarca göğüslenebilecek ağırlığı, felaket sonrasının büyük birleşmesi var.
“Hrank Dink’in arkadaşları! Hrant Dinkler!” diyen ses duyuluyor. İki dakikalık bir sessizlik isteniyor. Alanın pencerelerden, cephelerden, gövdelerden ve cihazlardan oluşan parçalı yapısı bir anda tek bir sahneye dönüşüyor. Bu sırada, Sebat Apartmanı’nın hemen yanındaki binalardan birinden, birinci katın cumbasından bir ses yükseliyor, bir adam bütün sesiyle alanı kaplıyor, bir şiir okuyor, Türkiye’de kalabalıkların duymak istemeyeceği bir şiiri bütün gövdesiyle seslendiriyor ve öyle güçlü bir etkisi oluyor ki, herkes susarken yayılan bir ürperti alanı oluyor bu şiir.
Onun arkasından da Rakel Dink’in konuşacağı söyleniyor, otobüsün üzerine Dink ailesi çıkıyor, daha konuşmaya başlamadan, yazının başlığı açıklandığında, “Sevgiliye Mektup”un oradaki herkesin yüreğine kazınacak bir ağıt olacağı, bütün sözcükleriyle sahici bir feryat olacağı hemen kavranıyor. Doğrusu daha yazının adını duyar duymaz içimden yükselen ağlayışa hakim olamadım. Konuşma, bugüne kadar, ulusal törenlerde duymaya alıştığımız tüm hamaset edebiyatının yerle bir edilmesiydi. Denebilir ki Türkiye’nin ulusalcılığının kendine dayanak aradığı tüm kan ve kahramanlık konuşmaları Rakel Dink’in konuşmasıyla yer ile yeksan olmuştur. Rakel Dink’ten sonra hiç kimse, “Vatan Millet Sakarya” edebiyatı ile bir meşruluk elde edebileceğini ummamalıdır. Dink’in öldürülmesinden sonra, Dünya basınında “Türkiye’nin militan laikliğe dayanan garip bir demokrasi” olduğu yazılmıştı. Dink’in konuşması, şüheda kültürünün vahşetini en utanç verici biçimde yüzümüze vurdu. Cenaze aracı hareket etmeden önce güneş açtı, kalabalığın üzerine ılık bir ışık vurdu. Rakel Dink’in konuşması bu ışık altında dinlendi.
Sonra araçlar hareket etti, kortejin önüne geçmesi için üzeri basın mensupları ve kameralarla dolu bir araç önden hareket etti. Kortejle cenaze protokolü arasında bir mesafe bırakılması için büyük bir titizlik gösterildi ve ürkütücü rakamlarda olan kalabalığın ne birbirini en ufak şekilde ezmeye yeltendiği, ne de en ufak bir vandallıkla öne geçmeye çalıştığı görüldü. Tersine büyük bir saygı havası içinde, ciddi bir insani sorumluluk duygusuyla hareket edildi. Kalabalığın önlerindeydik, grup sık sık durduruldu. Yürüyüşün öndeki cenaze aracına fazla yaklaşmadan yapılması, saygılı bir mesafe içinde gerçekleşmesi için küçük uyarılar yapılması herkesin durmasına yetti. İlk geceki 8.000 kişilik yürüyüşe katılmamıştım, daha önce herhangi bir yürüyüşe de katılmamıştım. Yürüyenlerin çoğunun da bu anlamda sıradan insanlar olduğu açıktı. Ama gün boyu etrafımızda hemen hep başkalarını, aniden çok tanıdık ya da ünlü bir yüzü gördüm ya da daha iyisi etrafımdaki insanlar iyiden iyiye tanıdık görünmeye başladılar, bu da bir güven vesilesiydi. Kortejin yürümesiyle beraber, kenti baştan uca kat edecek yolculuk da başlamış oldu. İzlenecek rotaya herkesin katılmasının gerekmediği daha önce söylenmişti.
İlk yuhalananlar CHP binasından kalabalığı alkışlayan partililer oluyor. Gittikçe sağa kayan CHP’nin 301 konusundaki tavrında Hrant Dink’in öldürülmesinin büyük payı olduğu unutulacak değil elbette. CHP’liler şaşkına dönüyorlar, alkışlamaya çalışıyorlar ve pencerelerde duruyorlar. Osmanbey’den Harbiye’ye doğru gelirken, pencerelerde birikenler neredeyse sadece ayak sesleri duyulacak kadar sessizleşen kitleye şaşkınlıkla bakıyor, kalabalığın bitmek bilmez akışı karşısında olan biteni biraz çekinerek ve çocuk gibi heyecanlanarak seyrediyorlar. Kortejin önünde giden otobüsten “Sarı Gelin” dinleniyor. Kalabalığı bu ses bir tür manyetik alan yaratarak kendine doğru çekiyor ve hizada tutuyor.
“Hrant’ın arkadaşları” Harbiye’yi geçip Taksim’e doğru yaklaşırken Surp Agop’un önünde bir duraklama ve bekleyiş yaşanıyor, ondan önce de Ermenistan yetkililerinin kalabalığa umutla baktıkları fark ediliyor. Taksim’den devasa bir kitlenin daha kalabalığa ekleneceği o zaman fark ediliyor, bir aksaklık yaşanmadan ilerleyiş devam ediyor, Taksim meydanında bir bekleme daha ve Kurtuluş’a doğru yürüyüş sürüyor, kalabalık dalga dalga, gittikçe sıklaşan şekilde alkış yapıyor ve slogan atmaktan kaçınıyor. Yürüyüş ritmi hızlanıyor, TRT’nin arka tarafına, Tepebaşı’na gelindiğinde toplananlar yürüyüşçüleri alkışlıyorlar. Yol boyu sokaklarda, evlerinde, caddeye dizilmiş insanların hemen hepsinin yüzünde aynı şaşkın ifade var: (Cenazeye) saygı, (kalabalıktan) utanç ve (çocuksu bir) heyecan duygusu.
İstanbul’u cenderesine sokan arabaların yokluğu, kentin gerçek güzelliğini ortaya çıkarıyor. Gittikçe büyüyen kalabalığın içinde yürümek, ilk kez böylesine özgürce ve önemli bir neden için yürüyor olmak, onun şu anının bir parçası ve yaratıcısı olmak demek. Gerçek bir fark yaratmak.
Gittikçe daha hızlı yürüdüğü için susayanlar, yavaş yavaş yorulmaya başlayanlar, terleyenler yine de hız kesmiyor. Haliç’e doğru inerken MHP’nin önünde duraklanıyor ve bir yuhalama da burada oluyor, kalabalık bir kez daha “Faşizme karşı omuz omuza”, “Hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeniyiz”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği” diye slogan atıyor. MHP binasından çıt çıkmıyor, sanki terk edilmiş gibi… Unkapanı Köprüsü’ne gelmeden geriye doğru bakınca kalabalığın boyutlarını ilk kez bütün boyutlarıyla fark ediyor herkes. Göz alabildiğine, yığınla insandan oluşan bir manzara. Köprüyü ve Haliç’i geçip Zeyrek ve Süleymaniye’nin arasından Unkapanı’na doğru yürümek, o anıtsal kapıya yönelmek, İstanbul’un bu geçişi bekliyor olması heyecanı daha da yükseltiyor. Unkapanı Köprüsü’nün sonunda bekleyen gazeteciler ve fotoğrafçılar heyecanla fotoğraf çekiyorlar. Buradan Aksaray’a doğru gelirken, alt geçitlerden geçerken ve yukarıda salkımlaşan, kalabalığı seyreden kalabalığın arasından “Hepimiz Ermeniyiz”, “Hepimiz Hrant Dink’iz” yazılı dövizleri daha da yukarıya kaldırırken, sanki çok yeni bir şeyi söylüyormuş ya da daha önce hiç kimsenin benzer şekilde dile getirmediği bir gerçeği anlatıyormuşçasına gururla doluydu insanlar. Zeyrek’te bir kürt kadını zılgıtıyla karşılıyor kalabalığı ve bir alkış selini başlatmış oluyor. Yürüyenler, sık sık, sessizlikleri izleyecek oyunlu alkış dalgaları başlatarak enerjiyi yükseltiyorlar.
Alperen Ocakları’nın önünden geçerken yine aynı sloganlar duyuluyor. Burada da kimse camlarda değil. El sallayan yok, alkışlayan yok, ses yok seda yok. Fırlatılan kızgın bakışlara o camların nasıl dayandığı anlaşılamıyor. Ama kalabalığın yapacağı daha önemli bir iş var, Hrant Dink’i kimse unutmuyor ve yürüyüş sürüyor. Sarı Gelin’in manyetizması devam ediyor. Bu yürüyüşün uzunluğu, bir yanıyla, sürgün edilen Ermenilerin yürüyüşünün bir benzeri. Ben biraz da böyle düşündüm, o uzun, sonu yok oluşlarla damgalanan ve şakaya gelir yanı olmayan sürgün yolculuklarını anımsamak için bu kısacık, 8 km’lik mesafe, bir düşünme aralığı oldu bütün İstanbullular için. Ermenilerin yürüyüşünü, İstanbullular İstanbul’un içinde, Hrant Dink’in ölümüyle tatmış oluyorlar.
Her alt geçitte “Faşizme karşı omuz omuza” haykırışlarını çınlata çınlata Yenikapı İskelesi görünüyor, kalabalık meydana doğru yavaşça akıyor. Vardığımızda, Sarı Gelin’i dinleten otobüsten yine aynı ses duyuluyor: “Hrant Dink’in arkadaşları!” Dink’in töreninin tamamlamasına ve buraya getirilmesine henüz bir saat var. Herkes bir yerlere çökmeye ve dinlenmeye başlıyor. Böylece bir saatten uzun bir süre boyunca herkes sabah başlamış olan bekleyişini sürdürüyor.
Saat 15:30’a doğru hareketlilik yine başlıyor, cenaze aracını böylece ilk kez görüyoruz. Simsiyah bir aracın içinde, simsiyah örtüyle örtülmüş Dink’in tabutu. Herkes alkışlıyor, şaşkınlık ve üzüntü yayılmaya devam ediyor. Onu nasıl geçireceğini bilemiyor kimse. Araçlar meydanı kat ediyor ve mezarlığa doğru yola çıkıyorlar, kalabalığın büyük bölümü ise, geldiği yoldan yokuşu tırmanarak geri dönüyor.
Dün akşam Murat Belge, NTV’deki Neden programında Can Dündar’ın davetlisi olarak, artık meselenin en temelde, “güvercin öldürmek isteyenlerle istemeyenler arasındaki mücadele” olduğunu dile getiriyordu. Hrant Dink’in aynı programda yaptığı iç sızlatan konuşmaları yeniden izlerken yemeğimizi yedik, mumlar yaktık ve Dink’in resimlerini astığımız bir yer yaptık kitaplığımızın üzerinde.
Ama Dink’in ölümü, vicdanımızın gündelik bir dekoruna dönüşmemeli. Burada açığa çıkan enerji, bir yandan devletin kare asının (Büyükanıt, Sezer, Erdoğan ve Gül’ün) daha acil meşguliyetler icat etmesiyle kendini gösteren, bir yandan kitlelerin çocuksu unutkanlığına yaslanan, “yürüyelim – yorulalım – unutalım” (ve sözü edilen meta-milliyetçiliğin bize bu ölüme karşılık bıraktığı 100.000 kişilik sıçan yolunu kullanarak) “bir günlüğüne İstanbul’u fethettiğimizi sanalım” ile sınırlı kalırsa, cinayet listesinde adı geçen diğerleri için yeninden sokağa çıkmaya yüzümüz olacak mıdır?
“Hrant’ın arkadaşları”, yol açılan düşünce katliamının vicdan dekorunu oluşturmakla memur değildir. Aksu ve Güler, S. yakalandığında, sanki büyük bir iş başarılmış gibi seviniyor, kameralara gülüyor, sevinçlerinden yerlerinde duramıyorlardı. Oysa bu cinayet, herhalde bir 20 yılımızı götürmüştür. Bunun için mi gülüyorlar? Meta-faşizmin akademisyenleriyse, televizyon programlarında inkârcılığın başka bir versiyonunu sahneliyorlar, besbelli milliyetçi nedenleri öylesine içselleştirmişler ki, S.’tan kendilerinin de inanmadıkları tımarhanelik bir deli yaratmaya ve ülkenin bütününe yayılmış katil hamaseti hâlâ gayretle savunuyor, tıpkı İslâmcı reflekslerde gördüğümüz şekilde, şiddet pratiklerini o teleolojik ulusalcılıktan uzak kılmaya çalışıyorlar.
Dönüşte, Unkapanı’ndan Şişli’ye otobüsle çıkarken, oradan da yürüyerek Kuştepe’ye inerken, kenti yine eski aldırışsız, ama bu kez Hrant Dink’siz halde bulmuştuk.”







