İtalya’nın baÅŸkenti olan günümüz Roma’sı, büyük bir kenttir. Ama Roma İmparatorluÄŸu’nun baÅŸkenti olan dünün Roma’sı, çok daha büyük bir kenttir. Bu ikincisi, “Urbs Aeterna”dır üstelik. Yani “Ezelî ve ebedî kent”tir o. BaÅŸlangıcı ve sonu yoktur. O hep var olmuÅŸtur, hep var olacaktır.
Bu yazımda, günümüz Roması’ndan deÄŸil, Roma İmparatorluÄŸu’nun merkezi olan, odak noktasını oluÅŸturan Antik Roma’dan, onun büyüklüÄŸünden söz açacağım.
1 Milyonluk Megapol
Eskiden dünya bu kadar kalabalık deÄŸildi. Dolayısıyla, kentlerin nüfusları da azdı. Bu durum en ünlü, en “büyük”kentler söz konusu olduÄŸunda da geçerliydi. O zamanlar nüfusu 40-50 bin dolaylarında olan bir kent, küçük bir kent deÄŸildi.
Ütopyacılar da, tasarladıkları ideal kentlerin nüfuslarını aÅŸağı yukarı o dolaylarda düÅŸünmüÅŸlerdir. ÖrneÄŸin, Ebenezer Howard’ın ütopyası “Garden City” 30 bin; Tony Garnier’in ütopyası “Cité Industrielle” 35 bin kiÅŸiyi barındırıyordu.
16. yüzyılın sonlarına doÄŸru Londra’da 120 bin; 19. yüzyılın ortalarında Chicago’da 30 bin kiÅŸi yaşıyordu.
Böyle bir dünyada, 1 milyonluk bir kent, düÅŸünülemeyecek kadar büyük bir kentti, bir mucizeydi. Paris’in ancak 19. yüzyılın ortalarında ulaÅŸtığı bu nüfusa, yani 1 milyona, Roma yüzyıllar önce ulaÅŸmıştı. Giuseppe Lugli’ye bakılırsa 1 milyonu da aÅŸmıştı; 1.487.560 olmuÅŸtu. Bu sayının içinde köleler yoktu.
Bu demektir ki, Antik Roma, bir metropoldü. Onun bir megapol olduÄŸunu da ileri sürebiliriz.
Öte yandan, o zamanların bu 1 milyonluk metropolünün, bugünlerin 8-10-15 milyonluk metropollerinin karşı karşıya kaldıkları sorunların birçoÄŸunu yaÅŸadığını biliyoruz. ÖrneÄŸin, Antik Roma’da trafik sıkışıyordu, yollar tıkanıyordu, sokaklar pisti, hava kirliliÄŸi bile gündemdeydi. Konut sorunu ise hayli ağır basan bir sorundu. Yapıların çoÄŸu derme-çatmaydı. 1905 yılında Nobel Ödülü’nü kazanmış olan Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz, baÅŸyapıtı sayılan Quo Vadis? adlı kitabında bu gerçeÄŸi ÅŸöyle yansıtmıştır:
Ev birkaç kat yüksekliÄŸinde kümeleÅŸmiÅŸ yoksul kulübelerden meydana gelmiÅŸti. Acele kurulu vermiÅŸ ve köÅŸe bucaklarında bir sürü yoksul halk barınan, o hem pek yüksek, hem de kalabalık ve sıkışık Roma konutlarından biri[…]
Büyük Bir İmparatorluÄŸun BaÅŸkenti
Haritaya baktığımızda, Roma İmparatorluÄŸu’nun topraklarının alabildiÄŸine geniÅŸ olduÄŸunu; aÅŸağı yukarı bütün Akdeniz Havzası’nı, Kıt’a Avrupası’nın büyük bir bölümünü, Britanya’yı, Kuzey Afrika’nın bir kesimini, Anadolu’yu ve OrtadoÄŸu’yu içine aldığını görürüz. Romalılar’dan kalma bir tiyatroya Efes’te de rastlanır, Antalya yöresinde de. Ankara’da İmparator Augustus’a; Efes’te İmparator Traianus’a adanmış birer tapınak vardır. Kral III. Attalos, ülkesi Bergama’yı Roma’ya bağışlamıştır. Mısır da Roma’nın egemenliÄŸi altına girmiÅŸtir. Özetle Roma İmparatorluÄŸu, topraklarının büyüklüÄŸü, sınırlarının geniÅŸliÄŸi açısından da çok büyük bir imparatorluktu.
Roma kenti, bir de, böyle bir imparatorluÄŸun baÅŸkenti olduÄŸu için büyüktü.
Büyük Yangınlar
Eskiden, büyük kentlerin birçoÄŸu aynı zamanda büyük yangınların yaÅŸandığı kentlerdi.
ÖrneÄŸin, ahÅŸap yapılarla dolu İstanbul, ki bir zamanlar DoÄŸu Roma İmparatorluÄŸu’nun baÅŸkentiydi, bu tür kentlerin en başında gelirdi. Münif PaÅŸa’nın “Mecmua-ı-Fünun” dergisinde yayınlanan “Harik-i İstanbul” baÅŸlıklı makalesinden öÄŸrendiÄŸimize göre, 1858-1864 yılları arasında İstanbul’da 160 yangın çıkmıştı ve bu yangınlarda 114 konak, 1.246 iÅŸyeri ve dükkan, 23 han ve hamam, 1 saray ve 2.730 ev yanmıştı.
Yeri gelmiÅŸken, bir de büyük Londra yangınını anımsayalım. Bu yangın 2 Eylül 1666 Pazartesi günü kralın fırıncısının Londra Köprüsü’nün yakınlarındaki Pudding Yolu’nda yer alan evinde çıkmış ve kentin çok büyük bir bölümünü yok etmiÅŸtir.
“Yangın-ı Kebir”dir, yani “Büyük Yangın”dır böyle bir yangın ve böyle yangınları Roma da görmüÅŸtür, yaÅŸamıştır.
Büyük Roma yangınlarının en büyüklerinden biri, 18 Temmuz 64’de baÅŸlayan ve 6 gün süren yangındır. O zamanlar Roma 14 bölgeye ayrılmıştı ve bu bölgelerden yalnızca 4 tanesi yangından etkilenmemiÅŸti. Geri kalan 10 bölgenin yanısıra kentin merkezi de bütünüyle yanmıştı.
“Domus Aurea”
Büyük bir kenti büyük bir kent yapan etkenler arasında o kentteki büyük yapıların da büyük payı vardır. Yazımın aÅŸağıdaki bölümünde bunların birkaç tanesine deÄŸineceÄŸim.
Söze, “Domus Aurea” (“Altın Ev”) ile baÅŸlayacağım; çünkü bu çok büyük ev, Roma İmparatorları’nın en ünlülerinden biri olan Neron tarafından, 64 yılındaki büyük Roma yangınının boÅŸalttığı alanda inÅŸa edilmiÅŸtir.
Bu alan o kadar büyüktü ki, Romalılar özellikle de çok büyük evlerde oturan zengin Romalılar, Roma’nın tek bir ev haline geldiÄŸinden, yani neredeyse bütünüyle “Altın Ev”e dönüÅŸtüÄŸünden; bu nedenle kendilerine yer kalmadığından yakınmışlar; kenti terk etmeyi düÅŸündüklerini söylemiÅŸlerdir.
Aslına bakılırsa, “Altın Ev”, bir ev olmaktan, dahası bir saray olmaktan bile öte bir ÅŸeydi. O, bir tür imparatorluk mahallesiydi. İçinde çok sayıda yapı vardı. Bunların arasında döner kubbeli olanlar da vardı. Alanın içindeki göl ise alabildiÄŸine büyüktü. “Altın Ev”iÅŸte böyle bir ÅŸeydi.
Colosseum
Roma’nın vazgeçilmez anıtsal yapılarından biri de Neron’un ölümünden sonra yıkılan Altın Ev’in yerine, daha somutlamak gerekirse orada bulunan gölün kurutulmasıyla elde edilen alanda inÅŸa edilmiÅŸ olan Colosseum’dur. Bu yapı kocaman bir anfitiyatrodur. Bu anfitiyatro 50 bin kiÅŸinin rahatça, 90-100 bin kiÅŸinin ise biraz sıkışarak gladyatör dövüÅŸlerini izleyebildiÄŸi bir mekândır.
Colosseum, uzun ekseni 190 metre, kısa ekseni 155 metre olan bir elipsdir. Bu yapının yüksekliÄŸi ise 55 metreyi bulur.
Colosseum’un yapımında 100 bin metreküp taÅŸ, bu taÅŸları birbirine baÄŸlamak için de 300 ton demir kullanıldığı hesaplanmıştır.
Demek oluyor ki, Colosseum saÄŸlam bir yapıdır ve kolay kolay yıkılmayacaÄŸa benzer. Böyle olması da iyidir, çünkü bir efsaneye göre, Colosseum yıkılırsa Roma da yıkılır ve Roma yıkılınca da dünya yıkılır.
Bu dev yapı bugün de ayaktadır. Ancak, epeyce yara almış durumdadır, çünkü taÅŸlarının bir bölümü çevredeki inÅŸaatlarda kullanılmak üzere sökülmüÅŸtür. Öte yandan, Colosseum’un bu görünümüne alışıldığı ve o yıkıntının kendine özü bir estetiÄŸe sahip olduÄŸu yadsınamaz.
Circus Maximus
Bir hipodrom olan Circus Maximus, bir anfitiyatro olan ve az önce sözünü ettiÄŸim kocaman Colosseum’dan çok daha kocamandır. Roma İmparatorluÄŸu’nun henüz kurulmadığı, Roma’nın Etrüsk asıllı krallar tarafından yönetildiÄŸi yıllarda, yedi tepeli kentin iki tepesinin, Palatinus ile Aventinus’un arasında inÅŸa edilmiÅŸ olan Circus, İmparatorluk döneminde Caesar, Neron, Traianus gibi ünlü imparatorlar tarafından geniÅŸletilmiÅŸtir. O kadar ki, sonunda Halikarnassoslu Dionysos’a göre 150 bin, Plinius’a göre 260 bin kiÅŸiyi içine alabilir hale gelmiÅŸtir. Publius ise daha da büyük bir izleyici sayısından, 385 bin kiÅŸiden söz eder.
Bu büyük yapının boyutlarının büyüklüÄŸü ile ilgili bilgiler de kaynaklara göre deÄŸiÅŸmektedir. Kimilerine göre Circus Maximus’un uzun kenarı 600 metre, kısa kenarı 100 metre kadardır. Kimi kaynaklar ise bu ölçüleri sırasıyla 635 ve 211 metreye çıkarırlar.
Böyle bir circusun, bir Circus Maximus’dan baÅŸka bir ÅŸey olamayacağı ve böyle bir yapının Roma’ya yakıştığı açıktır.
Evet, Roma’daki Cirsus Maximus artık yok. Ondan geriye kalan belli belirsiz bir izden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil. Ama onun bir benzerini Nova Roma’da yani İstanbul’da Sultanahmed Meydanı’nda görme olanağı var.
Pantheon’un Kubbesi
BilindiÄŸi gibi Antik Yunan Mimarisi’nde kubbe yoktur. Yine bilindiÄŸi gibi Roma Mimarisi, Osmanlı Mimarisi kadar deÄŸilse de, kubbeli bir mimaridir. Roma’yı büyük kılan büyük yapılardan biri de Pantheon’dur. Pantheon, yalnızca iç mekanının büyüklüÄŸü ile deÄŸil, o iç mekanı örten kubbenin büyüklüÄŸü ile de ünlüdür. Pantheon’un kubbesi Antik Dünya’nın en büyük kubbesidir.
İmparator Hadrianus tarafından 118-125 yılları arasında inÅŸa edilmiÅŸ olan Pantheon, bir pagan yapısı olarak gökbilim çalışmalarını yürütmek için yaptırılmış, daha sonra kiliseye dönüÅŸtürülmüÅŸtür.
Bu yapının ve kubbesinin başından pek çok olay geçmiÅŸtir. ÖrneÄŸin, kubbeyi kaplayan altın yaldızlı bronz levhalar yaÄŸmalanmış, bu levhaların yerine kurÅŸun levhalar konulmuÅŸtur. Rönesans’ın ünlü mimarlarından Bernini yapıya iki küçük kule eklemiÅŸtir. Ne var ki Romalılar bundan pek hoÅŸlanmamışlar ve o kuleleri eÅŸek kulakları olarak adlandırmışlardır. Daha sonra Barberini ailesinden gelen Papa VIII. Urbanus zamanında da insanlar Pantheon’dan malzeme çalmayı sürdürmüÅŸlerdir. Bu yaÄŸma yapıya elbette büyük zararlar vermiÅŸtir, o kadar ki Papa VIII. Urbanus’un Barberini ailesinden geldiÄŸini bilen halk arasında
“Quod non fecerunt barberi, fecerunt Barberini” (“Barbarların yapmadığını Barberiniler yaptı.”) deyimi yaygınlaÅŸmıştır.
Pantheon, öteki tapınaklar gibi tek bir tanrıya deÄŸil, bütün tanrılara adanmıştır. Dolayısıyla o, kosmosla yani evrenle iliÅŸkilidir ve bu nedenle de bir kez daha büyüktür.
Vatikan’daki Kubbe
Bir zamanlar Hristiyanlar’ın korkulu rüyası olan Roma’nın, daha sonraları Vatikan’ın kurulmasıyla, aynı dinin en kutsal merkezi haline gelmesi, tarihin garip bir cilvesidir.
Bu merkezin merkezinde, İsa Peygamber’in en sevdiÄŸi havarisi Aziz Peter’in adını taşıyan kocaman bir bina, Basilica di San Pietro yer alır. Bu bazilikanın kubbesi, Antik ÇaÄŸ’da yapılmış olan kubbelerin de en büyüÄŸüdür. O, aynı zamanda, Ayasofya’nın kubbesinin esin kaynağıdır. Bu kubbenin yapım süreci bir hayli uzun olmuÅŸtur: San Pietro’nun tasarlanmasında, Raphael, Bramante, Michelangelo gibi Rönesans ustalarının adları geçer.
Åžimdi de, gelin, kimi Osmanlı gezginlerinin bu binaya iliÅŸkin sözlerine kulak verelim:
Mustafa Sami Efendi San Pietro Bazilikası’na “Kızılelma” denildiÄŸini; bunun nedeninin yapının dış kubbesinde, “levn-i elma ile mamul bir alem”bulunduÄŸunu söyler.
Mehmet Rauf ise, Seyahatname-i Avrupa adlı kitabında bu binaya daha geniÅŸ bir yer ayırır ve onun “rûy-ı arzda bulunan kâffe-i ebniyeden cesim ve yüksek”olduÄŸunu belirtir ve sözlerini ÅŸöyle sürdürür:
Tûlen ve arzen Ayasofya cami-i ÅŸerifinden ve sair ebniye-i cesimeden ne derece farklı olduÄŸu içinde yazılar ile mahsusen iÅŸaret olunmuÅŸ olmaÄŸla nazar olundukta onlar ile bunun vüs’atçe ve irtifa’ca fark-ı küllî olup bayağı cami-i ÅŸerif-i mezkûrun ikisi kadar uzundur. Dört ayak üstüne inÅŸa olunmuÅŸ ve pek çok mahalli envâ’ somakiden ve nadir direklerle yapılmıştır.
Cloaca Maxima: Roma’nın Lağımları
Koskoca Roma İmparatorluÄŸu’nun baÅŸkenti olan görkemli ve ölümsüz Roma’nın büyüklüÄŸünü gündeme getiren böyle bir yazıda, kentin lağımlarından, kanalizasyon ağından söz edilmesini uygun bulmayanlar olabilir. Oysa böyle bir yaklaşımın daha baÅŸka örnekleri de vardır.
SözgeliÅŸi İstanbul’u kasıp kavuran yangınlardan biri olan Hoca PaÅŸa yangınından sonra, yangın alanının planlanmasıyla ilgili bir belgede ÅŸu satırlara yer verilmiÅŸtir:
Mahalle aralarındaki küçük sokaklara Arnavut kaldırımı yaptırılmıştır. Hatta yeni açılan caddelerle sokakların lağımları bile ihmal edilmemiÅŸtir. Denize kadar geniÅŸ, muntazam tonoz lağımlar yaptırılmıştır.
Sonra, Victor Hugo’nun en ünlü romanlarından biri olan Sefiller’de Paris’in kanalizasyonlarından uzun uzun söz edilir. Bu kitaptan seçtiÄŸim birkaç cümleyi aÅŸağıya aktarıyorum:
Paris’in bir kapak gibi kaldırıldığını düÅŸünün. Lağımların yeraltı ağı, kuÅŸbakışı, her iki kıyıda da ÅŸehre aşılanmış bir dal gibi görünür.[…]
Toplumsal olayları araÅŸtıran kimse bu karanlıklara dalmalıdır. Onun laboratuarının bir parçasıdır bunlar.[…]
Bu yüzyılın baÅŸlarında da gizemli bir yerdi Paris lağımı.[…] Paris ÅŸehri, altında korkunç bir mahzen bulunduÄŸunun belli belirsiz farkındaydı.
Lağım uçsuz bucaksız idi.
Åžimdi yine Roma’ya, Roma’nın lağımlarına dönmek ve ÅŸunları eklemek istiyorum:
Roma’nın lağımlarından söz etmemek Roma’ya haksızlık olur, çünkü onlar Roma mimarisinin baÅŸarılı örnekleri arasındadırlar. Lewis Mumford, The City in History adlı kitabında, Roma’nın lağımlarının ve kanalizasyon ağının, İ.Ö.6. yüzyıldan kaldığını ve aradan geçen bunca yüzyıla karşın hâlâ daha kullanılır olduÄŸunu vurgular. Mumford, bu kadarla da yetinmez, Romalılar’ın, lağımlarını bu kadar büyük ve saÄŸlam yapmalarının, bu kentin ileride 1 milyonluk bir metropol olacağını düÅŸünmelerinden ya da dışkılama olayının çok önemli olduÄŸuna inanmalarından kaynaklandığını ileri sürerek konuya ironik bir boyut kazandırır.







