Uzun zamandır istememize karşın bir türlü gidemediğimizden, geçen yaz her iki antik yerleşim yerini arka arkaya görmeye karar verdik ve eşimle Ayvalık'tan yola çıktık. Allianoi'ye gitmek için Bergama'dan İvrindi yönüne yaptığımız 15 km'lik yolculuk, çirkin yapıların ve reklam tabelalarının olmadığı, el değmemiş doğa güzellikleri içinden antik kente ulaştıran büyülü bir gezi gibi geldi bize... Burası, MS 2. yüzyıl Roma dönemine ait bir ılıca ve sağlık merkezi. Ancak tunç çağına kadar inen bir geçmişinin olabileceği de düşünülüyor. Kazı ekibi o gün izinli olduğundan sadece nöbetçi asistan ile görüşebildik. Kendisinden kısaca kazı çalışmalarını ve buluntuların baraj gölü sularından kurtarılması girişimlerini dinledik. Anadolu'daki birçok antik yerleşim merkezi gibi burası da benzersiz güzellikte, nadide ve son derece etkileyici... Ama dilerim; mavi gök ile uçsuz bucaksız tarla ve tepeler arasındaki dingin duruşu ve doğanın içinde aniden karşınıza çıkmasındaki şaşırtıcılığı hep sürer Allianoi'nin...
Antandros'un tarihi, güncel bilgilere göre MÖ 7-8. yüzyıla kadar iniyor. Uyarıcı ve yönlendirici bir yazı olmamasından dolayı ören yerinin girişini güçlükle bulabildik. Akçay-Altınoluk arasındaki karayolundan sağa, tel örgülerle çevrili ıssız araziye girip zeytinlikler içindeki tepeye, biraz da tedirginlikle ilerleyerek çıktığımızda kalıntılara ulaştık. Ancak gördüğümüz manzara güven, hayranlık ve gurur verici olduğundan, tüm zahmetlere değmişti doğrusu... Aralarında birçok bayanın da bulunduğu, hatta kazı bölgesi sorumlusunun bir bayan asistan olduğu gencecik arkeologlar, toz-toprak içinde, yakıcı güneşe ve dayanılmaz bir sıcağa karşın tutkuyla çalışıyorlardı.
Tarihsel bir ortamın daha ülkemizin kültür zenginliklerine katılması ve bilime yeni veriler sağlanmasının ötesinde, Cumhuriyet ile yaratılan mucizenin sonuçları sanki orada iki öğede somutlaşmıştı: Birincisi; çok uzak geçmiş zamanlardan bize miras kalan gizli kültür varlıklarımız, artık yalnızca yabancılar tarafından değil, kendi arkeologlarımız tarafından da bulunuyor, değerlendiriliyor, sahipleniliyor ve dünyaya sunuluyor. Belki bundan da önemli olan ikincisi ise bu arkeologlarımızın önemli bir bölümünün "kadın" olmasıdır. Diğer bir anlatımla; eleştirel akıl ile bilim karşıtlığının güçlendiği, toplumsal ilişkilerde ve eylemlerde gerici/feodal tutumların -yeniden- esas belirleyici olmasına çabalandığı ve üstelik yakın çevremizdeki bazı ülkelerde yaşam tarzının zaten böyle olduğu bir dönemde, arkeoloji biliminin pratiğini yurdunda özgürce yapabilen Anadolu kızının sahip olduğu ayrıcalık... İşte sadece bu nedenle bile, buna olanak sağlayan laik rejimin ve onun kurucusunun önemini/ideolojisini erkeklerden çok daha iyi algılamalı ve özümsemelidir kanımca tüm kızlarımız, kadınlarımız...YorumlarYorum Sayısı: 21
19 Mart 2008, 11:33Yazan: phinyeni açılan başlık eskisi ile birleştirildi...
19 Mart 2008, 11:00Yazan: RedRapsodyForumda da baya tartışılmış aslında. Bunlar hep çalakalem iş yapma geleneğinden kaynaklanıyor. Bir an evvel bitir de oy alalım! Duble yolları paramparça, barajlar su tutmuyor ekolojiyi bozuyor, ömürleri tahmin edilenden çok daha kısa. Benim babam da dsi den emekli mühendis, çocukluğum baraj şantiyelerinde geçti, ne olduğunu anlamadığım fizibilite raporlarına çalışırdı babamlar sürekli. Neyse bu fizibilite derdim... Yapılan birçok barajın sadece oy amaçlı fizibilite raporlarına ters olsa bile yapıldığını biliyorum. Birçok barajın yapılması gereken teknikte yapılmadığını, bakımlarının aksadığını, sonunda bilinçsiz ' sulama birliklerine ' bırakıldığını. Birinin başlarım barajınıza , tarımınıza demesi gerekiyor sanırım artık. 50 yıldır ne tarımı bir seviyeye getirdi bu barajlar, ne de enerji sektörünü. Aşırı sulama nedeniyle çoraklaşma bütün verimli arazileri kullanılamaz hale getirdi. Damla sulama, İsrail'in tarım t









