Tarih: 27 Haziran 2007 Kaynak: Nordisk Journal of Architecture Yazan: Ali Madanipour Çeviren: İrem Çağıl

Trafalgar Meydanı - Londra, Kaynak: betterpublicbuildings.gov.uk
Kentin kamusal alanları kent otoritelerinin, özel sektör üreticilerinin ve yapılı çevre profesyonellerinin gündeminin en üst sırasını işgal etmektedir. Bir zamanlar bu kamusal alanlar gelişme sonrası artık mekanlar olarak kabul edilmekteyken, şimdi kentlerin dönüşümdeki anahtar rolleri nedeniyle çok önemsenir hale gelmişlerdir. Bu makale bu yükselişin ardındaki nedenleri anlamayı ve kentlerdeki kamusal alanlar hakkında bir araştırma ve tartışma platformu oluşturmayı amaçlamaktadır. Makale konu hakkında Avrupa’daki kentsel kamusal alanların yüzleştiği mücadeleler ve tehditleri de içeren bazı ana temaları ve meseleleri işaret etmeden önce, kamusal alanları analiz ederken ele alınması gereken kuramsal çerçeve tartışmalarıyla başlayacaktır.
Kentsel Alanlara Çok Boyutlu, Dinamik Bir Bakış
Yapılı çevreler hakkında yapılan çalışmalarda en sık yapılan ayrım nesneler ve insanlar arasındadır. Mimarlık öğrencileri, örneğin, toplumsal çevreden ziyade fiziksel çevreyle, insanlar ve ilişkilerden ziyade yapılı çevreleri oluşturan nesnelerle ilgili oldukları konusunda ısrarcı olabilirler. Fiziksel ve sosyal arasındaki bu sınıflandırma, çok açık olmasına rağmen insanlar ve nesneler arasındaki çizgiyi fazla keskin bir şekilde çizer. Ne var ki, insanlara referans vermeden nesnelerle ilgili çalışma yapmak imkansız olabilir. Fiziksel bir çevreyle ilgili çalışmalar yaptığımız zaman biz de, nesnelerin kendiliğinden olan nitelikleriyle ilgili çalışmalar yapan ama o nesnelere onu icat eden ya da kullanan insanların yüklediği işlevsel ya da sembolik anlamlandırmaları gözardı eden bilim adamları gibi, nesnelerin insanlarla olan ilişkisini ihmal ederiz. Bu tür bir araştıma biçimi binaları ve mekanları ölçümleyebilir ve onların biçimlerini ve orantılarını tanımlayabilir; ancak bundan ötesi de vardır. Bu anlaşılabilir nötr tanımlamaya atfedilen bir anlamlandırma katmanı daima vardır. Her zaman bu nesneleri icat eden ve kullanan bireylere ve topluma bir referans olacaktır. Nesneler sadece, insani bir uzlaşma sonucu onlara bir anlam ve değer atfedildiği zaman anlaşılabilir bir bağlam içinde ele alınabilecektir (Searle, 1995). Bu nesnelerin insanlardan bağımsız bir şekilde varolamayacakları anlamına gelmez ama vurgulanmak istenen de nesneleri algılama biçimimizin daima kaçınılmaz olarak insan merkezli olacağıdır.
Buna zıt olarak, kentsel sosyoloji konusunda çalışanlar, örneğin, insanlar arası ilişkilere odaklandıkları konusunda ısrarcı olabilirler; onlar için nesneler ve binalar bu anlamda araştırma sorularının dışında bırakılacak ya da marjinalleştirilecektir. Bazı şehir plancıları bunu süreç ve ürün arasındaki bir ayrım olarak kabul edeceklerdir ve dikkatlerini ürün üzerinde değil, süreç üzerinde yoğunlaştıracaklardır. Bu yaklaşım da aynı şekilde fiziksel ve toplumsal hayatlar arasındaki çizgiyi fazla keskin bir şekilde çizmek olacaktır. İnsanlar arası ilişkiler sıkça nesneler üzerinden deneyimlenmekte, fiziksel çevre içinde vuku bulmakta ve toplumsal ilişkilerin içindeki maddesel boyuttan kurtulamamaktadır. Bu yüzden, şehrin fiziksel ve toplumsal görünüşleri arasında bir ayırım yapabiliriz ama onları birbirleriyle ilişkili ve birbirlerine bağımlı olarak ele almamız; başka bir deyişle, şehri toplumsal-mekansal bir fenomen olarak algılamamız gerekmektedir. Bir bakıma, kentsel mekanın fiziksel ve toplumsal görünüşleri arasında bütüncül bir ayrım düşüncesi, bedenin ve zihnin tamamen ayrı olduğunu öne süren Kartezyen du







