Tarih: 28 Mart 2006 Kaynak: Radikal Yazan: Korhan Gümüş
Haliç'teki Sütlüce Mezbahası yaklaşık on sene önce koruma kurulu kararına aykırı olarak yıktırıldı. Kent yönetimi burada kaçak bir inşaata girişti. Aradan yıllar geçmesine rağmen, ortalama bir senede tamamlanabilecek kültür ve kongre merkezi inşaatı hala sürmekte. İnşaatın başlangıcından bugüne çok uzun bir süre geçmesine rağmen kimseden ses çıkmadığına göre, projeye karar verenler açısından amaçlananın gerçekleştiği söylenebilir. Hizmet kullanıcıları yani İstanbullular açısından bakıldığında ise ortada bir sorun var: Kent yönetimi bu işe girişmeden önce neden bir program hazırlamadı? Programını ve projeyi neden profesyonel katılıma açmadı? Kentte bu tür yapılara ihtiyaç duyan kültür kuruluşları ile neden işbirliği yapmadı? Bu kurumların katılımı ve işbirliği bina bitirildikten sonra mı başlayacak? Dikkat ederseniz İstanbullular adına bu soruları soran yok. Mezbahanın önemi
Sütlüce Mezbahası, İstanbul'un modernleşme atılımlarının önemli bir örneğiydi. 1990 yılına kadar yaklaşık 70 yıl mezbaha, bir süre de depo olarak işlev gören bu yapı, kentte geleneksel yöntemlerle yapılan kesim işlerinin sağlık koşullarına uygun bir biçimde yapılmasını sağlamak ve denetlemek amacıyla yapılmıştı. Aynı zamanda dünyanın ilk kentsel biyolojik atıksu arıtma tesislerinden birine sahip olan bina, soğuk hava deposu, laboratuvar, üretim işletim sistemi ile İstanbul'un önemli altyapı tesislerinden biriydi. Bu yapının teknolojik unsurları yanında bir mezbaha binası için ilginç sayılabilecek mimari özellikleri de vardı. İstanbul'a binlerce yıldır hayat veren doğal bir liman olan Haliç, bir taraftan binlerce yıldan beri yiyecek ambarları, üretim ve nakliye tesisleri ile donatılmış iken, kentin modernleşme atılımları içinde fabrikalar, antrepolar gibi yapılarla yeni bir görünüme kavuşmuştu. Burada kurulan bu modern mezbahanın da bu nedenle yalnızca bir endüstriyel tesis olduğu söylenemez. Deniz tarafından bakıldığında mezbaha binası dönemin diğer kamu yapıları, adalet sarayları, eğitim yapıları gibi azametli bir yapıydı. Gerçekleştiği tarih (biraz gecikerek, 1920'ler) Avrupa başkentlerinde de yeni kamu yapılarının inşa edildiği, kentsel hizmetlerde devrimlerin yaşandığı bir dönemdi. Dünyanın önde gelen ticaret kentlerinden biri olan İstanbul'un birçok Avrupa kentiyle eşzamanlı olarak birçok yeniliğe sahne olduğu biliniyor. Sütlüce Mezbahası'nı da, kentteki dönüşümü simgeleyen kamu yapıları serisi içinde değerlendirmek gerekir. 20. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu hâlâ bünyesindeki kimlikleşme akımlarına karşı kendisine özgü bir yol çizmeye çabalıyordu. Savaşlardan mağlup çıkan İmparatorluk, bir taraftan bu gelişmeler karşısında bocalarken, büyük bir dinamizm gösteren kentte piyasalardan fonlanan şirketler aracılığıyla kendisine bir yol açmaya çalışıyordu. Devletin açtığı bu alanda yerli ve yabancı sermaye ortaklığına dayanan bazı kuruluşlar ulusalcı olmaktan çok oryantalist bir mimari tarzda binalar yapıyordu. Bu nedenle başta Galata ve Eminönü olmak üzere birçok özel yapıda eklektik (neoklasik, neogrek, neobarok...) mimarlık tarzları görülürken, kamu binalarının sonradan 'Birinci Milli' diye adlandırılan bir yeni tarzda inşa edildiği söylenebilir. Galata Köprüsü gibi tamamen yurtdışında yapılıp getirilen bir çelik yapıdan vapur iskelelerine, Duyunu Umumiye'den elektrik trafolarına kadar çeşitli kamusal mimarlık yapısı bu tarzdaydı.
Türkiye'de kamu mimarlığı
Cumhuriyet döneminde şirketlerin millileştirilmesi ile birlikte, 'İkinci Milli' diye adlandırılan tarz bu mimarlıklara karşı bir tepki olarak ortaya çıktı. Devlet-kültür eliti birlikteliğine dayanan bu girişim, 'Osmanlıcı' tarza bir tepki olduğu kadar, siyasal alanda zayıf kalan kimlikleşme girişimini tasfiye hareketiydi. 'İkinci Milli' olarak adlandırılan bu mimarlık tarzı, tıpkı dildeki arınma çabaları gibi, 'halk mimarisi'ne doğru yöneldi. Böylece 'İkinci Milli'ciler Batı'da hakim olan işlevselcilik ile gönderme yaptıkları 'saf'' ve 'ağdalı olmayan' halk mimarisi arasında bir köprü kurmaya çalıştılar. 1970'lere gelindiğinde akademik çevrelere hâlâ bu millici akımın etkileri hakimdi. Bugün Türkiye'deki resmi mimarlık anlayışının hâlâ bu 'İkinci Milli' çer







