Tarih: 2 Şubat 2007 Yazan: Kıvanç Kılıç
19-20 Ocak, 2007 tarihinde Bauhaus Üniversitesi-Weimar’da gerçekleşen “Kamusal İstanbul: Kentin Mekanları ve Alanları” konferansına Türkiye’den, Almanya’dan, Kuzey Amerika’dan ve diğer ülkelerden birçok araştırmacı, mimar, plancı, sosyal bilimci ve tarihçi katıldı. Bölünmüş / Parçalanmış İstanbul, Kamusal İstanbul’u Deneyimlemek, Kamusal İstanbul’u Planlamak, ve İstanbul’un Temsili başlıkları altında, farklı disiplinlerden katılımcıları ortak izlekler etrafında buluşturan panellerin düzenlenmesi, her oturum öncesinde tartışmalara girizgah hazırlayan ana konuşmaların yer alması ve Bauhaus Üniversitesi öğrencilerinin etkinliğe yönelik yoğun ilgisi, Hamburg Üniversitesi’nden Dr. Kathrin Wildner ve Bauhaus Üniversitesi’nden Prof. Dr. Frank Eckardt’ın bir yıla yakın süren özenli hazırlıklarının göstergesiydi. Açılış konuşmaları konferansın geri kalan kısmı için de belirleyici oldu. Bilgi Üniversitesi Mimari Tasarım Yüksek Lisans Program Direktörü Prof. Dr. İhsan Bilgin, İstanbul’un “ziplenmiş, sıkıştırılmış” modernleşmesini, bugün yaşadığı hızlı dönüşüm için de bir arka plan olarak sundu. İstanbul’un, küçük yatırımların, popülist politikaların kentinden uluslararası sermayenin ilgi alanına, “imaj endüstrisinin” merkezine dönüşmesi; yaşam çevresi 1980’lere kadar aynılaşan, homojenleşen bir kentten, kenti parçalara ayıran, “nitelikçe ayrıştıran” bir yapıya evrilmesi, ve bu ikisinin ürettiği farklı kentsel politikalar, Bilgin’in katılımcılara sunduğu haritanın da ana hatlarını oluşturdu.
1980’leri karakterize eden bu değişimler, İstanbul’a yönelik dillendirilen kamusallık tartışmalarını da yenilemek, en azından etkilemek zorunda. Bu bağlamda, meydanlar, çayhaneler, parklar ve diğer açık alanlar kadar kentler arası ilişkilerden, kültür ve sanat üzerinde odaklanan yeni iletişim kanallarından ve buluşma noktalarından da bahsetmek gerekli. Kuşkusuz, kentin bu parçalılığı, sorun olduğu kadar avantaj da olabilir. Önemli olan, iki binli yıllara damgasını vuran tüm kentsel-mimari değişimleri kamusallıkta bir gerileme ya da yok oluş olarak adlandırmadan önce, bu değişimin hangi fırsatları da berberinde getirebileceğini sorgulayabilmek. Bu yeni kamusallık fikrinin ana hatlarını, İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Asu Aksoy’un “İstanbul’u deneyimlemek” adlı panelin açılışında yaptığı, kentsel dönüşümde diyalogun önemine vurgu yapan konuşmasında bulmak mümkündü.
Mimarlar açısından üzerinde durulması gereken bir diğer nokta, sosyal bilimci, antropolog ve tarihçilerin bize sunduğu açılımlar. Bunların arasında, “kişisel mekanların” ve gündelik ilişkilerin hem mimarlık algısını hem de özel ve kamusal alanın sınırlarındaki geçişkenliği belirlemesi öne çıkıyor. Aslında kuramsal çerçeve olarak Lefebvre’yi öneren sunuşların çokluğu da planlama ve gündelik hayat arasında bir kesişme noktası bulma çabasının sonucu olarak görülebilir.
Maastricht Üniversitesi’nden Koray Özdil’in çalışması, Batı Afrikalı göçmenlerin, mesken tuttukları, bir araya gelip sosyalleştikleri lokantalar yoluyla kentte kendilerine ait “kamusallıklar” oluşturmalarını göstermesi açısından önemliydi. Bunun yanısıra, Bilgi Üniversitesi’nden Christoph K. Neumann’ın “Beyoğlu resimleri,” “nostaljik” fotoğraflar üzerinden kentsel hafızanın nasıl yeniden kurulduğunu anlattı izleyicilere. Hatırlamak istemediğimiz kimi olayların tanıkları olarak binaların, fotoğraflar yoluyla bu unutturmanın ve yeni biçimiyle anımsamanın da öznesi haline geldiğinden bahsetti: Yaşanan, hatırlanan, tanıklık eden, ve geçmişten kaçmanın aracı olarak yeniden dekore edilen mimarlık.
Bu bağlamda, “eski” ile “yeni” arasında çoğu kez sorgulamaya değil, bilindik kalıpları tekrarlamaya dayalı olarak kurduğumuz ilişkiyi, kentsel alanı inceleyerek aşmaya çalışan sunumlar da vardı. 19. yüzyıl ortalarında kent duvarından “kamusal mekana” dönüşen surları İstanbul’da modern bir kamusallığın farklı biçimleri olarak tartışan Funda Baş Bütüner’in (ODTÜ) sunuşu, mimarlar, plancılar ya da genelde tasarımcılar olarak, fiziksel çevreden ya da mimari biçimden bahsederken diğer disiplinlerle çakıştığımız noktalarda ille de kolaycılığa kaçmamız gerekmediğini gösterdi. Bu ortak-kolaycılığın en tipik örneklerinden bir tanesi, Osmanlı Kenti, Türk Kenti, ya da Batı / Avrupa Kenti gibi genellemelerle, kendi söyleyeceklerimize bir arkaplan oluşturma arayışı. Özellikle son dönem postkolonyal literatürün, merkez ve periferi kavramları üzerinden kurulan modern (Avrupa)-geleneksel (üçüncü dünya) karşıtlığına getirdiği eleştirel okumalara da göz atmak durumundayız. Bunu yapabilirsek, Osmanlı modernleşmesini Avrupa’dan etkilenen “merkezin” kentlerimizi (çoğu zaman boş yere, ve bütünsel planlar üretmeksizin) dönüştürmeye çabalaması olarak indirgemeyebiliriz.
Öten yandan, konferansın geneline baktığımızda “kendimize” çok da haksızlık etmememiz gerektiğini söyleyebiliriz. Çünkü disiplinlerarası bir iletişime, tüm alanlardan katılımcıların aynı ölçüde ihtiyacı var. Mimarlığı özne almayan (en azından, sosyal özneler kadar önemsemeyen) sosyal, etnografik ve tarihsel okumalarda, mekanı çevresindeki sosyal ilişkilerin belirlediği, edilgen bir alan olarak kabul etme eğilimi baskındı. Disiplinlerarası bir buluşmanın hesap özeti yapılırken üzerinde durulması gereken bir konu da bu olmalıdır. Belki de mimarlar, tasarımcılar ve plancılar olarak, “mekan”da ortaklaşan bir konferansa asıl katkı yapacağımız alan da burasıdır: mimarlığı sosyal aktörleri sahneleyen bir platform olarak değil, sosyal ilişkileri üreten, aktörleri biçimleyen bir mekanizma olarak –yeniden – tariflemek (Colomina 1994: 250).










