Troya Müzesi: Yarışma, Proje ve İnşaat Sürecine Dair…

Bugün, 2011 yılının Şubat ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açtığı ulusal yarışmanın üzerinden tam olarak 8 yıl geçti.

Ben otuzlu yaşlarımın başlarında, bizler oldukça genç bir ekip olarak biraz da şansın yardımıyla, neyin içine girdiğimizi tam da anlamadan 132 katılımcının olduğu bu yarışmada 1. ödülü kazandık. Bu, uzun zaman sonra yeniden inşa edilecek ilk müze yapılarından bir tanesiydi, üstelik Troya gibi efsaneler ve mitlerle kuşatılmış bir ören yeri için yapılacaktı.


Yarışma teslim akşamı, soldan sağa: Sezi Zaman, Melek Kılınç, Ömer Selçuk Baz, Ece Özdür


İlk fikir maketi Mart 2011

Yarışma süreci üzerine internette ve basılı yayınlarda çokça kaynak bulunabilir. Ancak şunu söyleyebilirim ki; bugün Troya olarak bildiğimiz hisarlık tepesinin yanında inşa edilmiş Troya Müzesi ile yarışma projesi arasında geçen 8 yıl birçok açıdan oldukça zorluydu. Bu zorluklar aslında bildiğimiz yapı üretim zorluklarından çok da farklı değil.
Şöyle ki; genç bir ekip olarak, görece az deneyimle böyle bir yapı ve sergi için tasarım üretmek, kamu gibi çok katmanlı bir kurumlar dünyası içinde kaybolmadan bir çizgi üzerinde yürümeye devam edebilmek, arkeoloji tarihinin en gözde alanlarının birisinin yanı başında, son derece kırsal bir peyzajın içine bir yapı yapmak, ihale kanunuyla seçilmiş anonim yükleniciler dünyası içinde projenin varlığını korumasını sağlamak, eserler, arkeologlar ve küratörlerle yapı için gerçek bir içerik üretmek ve bunun fiziki olarak da var olmasını sağlamak… Her şeyden önemlisi, bu mekana dair hayallerimizde var olan ıssızlık ve yalnızlık hissini ete kemiğe büründürürken kaybetmemek!

Hala birçok yayın için yarışmada yazılmış olan metinlerin kısa ve uzun versiyonlarını kullanıyoruz. Sanıyorum yarışma aşamasında yazdığımız metnin aşağıdaki bölümü; Troya, yalnızlık ve tarihin bir zamanı ile kurulmaya çalışan ilişki için en doğru parça:

TROYA’ YA HOŞGELDİNİZ!

MÖ 3000’de başladı bizim bu coğrafyadaki serüvenimiz… Bir zamanlar, şimdi ova olan bu yer henüz bir körfezken, ticaret yolları üzerinde parlak bir kenttik. Kutlamalara, kahramanlıklara tanık olduk. Savaşlar ve yangınlar gördük. Sırlarla dolu geçmişimiz hakkında tarihçiler, arkeologlar ipuçları aradılar yıllarca. Şu an çevrenizde gördüğünüz kalıntılardan çok daha fazlası vardı yaşamımızda.

Kentimizin uzun ve inişli çıkışlı tarihi boyunca bastığınız topraklara bastık, geçtiğiniz tarlaları ektik, şu köşedeki taşlarla surlar inşa ettik, denizden balık tuttuk, bu topraktan çömlek yaptık, sıcak yaz günlerinde karşıdaki zeytin ağaçlarının altında dinlendik, savaştık, yok olduk…

Bu coğrafyayı, rüzgarı, toprağın, gökyüzünün ve denizin rengini, havayı, zeytin ağaçlarını ve taşları hafızanıza yazın. Az sonra rampadan inerken yıkık burçlar ve Troas’ın verimli toprakları geride kalacak. Rampa sizi bugün bildiğiniz Troas Bölgesi’nden geçmişe, Troya’nın hikayesinin büyük bir bölümünün keşfedilmeyi bekleyen dünyasına taşıyacak. Burada Troya’dan gelip geçmiş ve bu topraklarda kalıp yitmişleri anlamaya başlayacaksınız.

Topraklarımıza hoşgeldiniz.


Troya Müzesi giriş taşı

Biraz redakte edilmiş haliyle bu metin, bugün rampadan aşağı inmeden hemen önce ziyaretçileri blok bir taş üzerine yazılmış olarak karşılıyor. Niyetimiz rampa ile başlayan Troya’nın tam olarak anlatılamayan öyküsünü ören yeri ile birlikte aktarmaktı. Bir çeşit aracıydı, eksik olanı tamamlayan bir bilgi, zaman kutusuydu müze.

Yapının son derece basit bir fikri vardı. İçeri bir rampa ile iniliyor ve çıkılıyor, yer altındaki bu dünya topografyadaki yarıklardan aydınlanıyor ve sadece sergiye dair olan yapı parçası, rampaların kurduğu tanımlı bir yarıktan yukarı doğru paslı gövdesini uzatıyordu. İşin gerçeği, ne proje süreci ne de uygulama süreci bu kadar kolay olmadı.

Doğrusunu söyleyeyim, aslında yarışmanın da ilk eskizi metnin başındaki değildi. Zihinlerdeki ilk imge bu uçsuz bucaksız tarih ve topografyada neredeyse tamamen yok olabilecek bir yapıydı. Ama sanıyorum bunun olabilme ihtimaline başta biz hazır değildik, bunun ağırlığı ile baş edemedim. Ama ben mimar olarak kurduğumuz bu mekanları, yapıları birer proje olarak göremiyorum bunlar bizim devam eden tekamül sürecimizin bir parçası. Belki bir gün, bir yerde görünmez olanın da şansı olur.

Belki çok yazmayı sevmemekten, belki yarışmadaki metnin yeterince kapsayıcı olduğundan bahsettiğim basit fikri yazılı olarak anlatmamız gerektiğinde, ilk kaleme alınan aşağıdaki kısa metni kullandık;

Verilen tasarım problemi, bir müze yapısı ve onun yakın çevresi ile kuracağı ilişkileri düzenlemekten ibaret olmamalı. Tasarım, geçmişte bir süre var olmuş bir medeniyeti, ondan geride kalanların ötesinde hissettirebilmeli.

Bu noktada tasarımda tercih edilen yol yapıya giriş anından itibaren, ziyaretçiyi belirli eşiklerde kademeli olarak tecrit etmek, ziyaretçiyi kısmen ve bazen tamamen fiziki bağlamdan koparmak ve tekrar bağlamak…

Tüm destek işlevleri yer altındaki tek bir kata toplandı. Bu yeryüzünden algılanmayan, üzeri peyzaj ile örtülü bir kat. Sergi yapısı bu katın içerisinden, yeryüzündeki bir yarıktan toprak üstüne yükselen 32×32 metre boyutlarında kare planlı robust bir obje olarak algılanabiliyor.

Ziyaretçiler yapıya 10 metre genişliğinde bir rampadan aşağıya inerek girerler. İnerken ufuktaki yapıya doğru yaklaşırlar, peyzaj ve yeryüzü yavaşça kaybolur, geriye gökyüzü ve yapı kalır.

Ziyaretçi içeri girdiğinde kendini bir sirkülasyon bandında bulur. Pas kırmızısı, toprak rengi sergi yapısı şeffaf çatıdan yeryüzüne doğru yükselir. Paslanmış metal (corten) kaplı yapı, bu haliyle topraktan çıkarılmış kırılmış testiler ve çömlekler gibi biraz çizilmiştir, bozulmuştur, kendine özgü dokusuyla ardında bir yaşanmışlık olduğunu hissettirir, bir geçmişi vardır. O döneme ait olmasa da malzemenin ve mimarinin geçmişi, günümüz ve gelecek arasındaki bağa dair bir şeyler söylediğini hissettirir.

Ziyaretçiler sergi yapısını saran rampalar ile yavaşça yukarı çıkmaya başlandığında cephedeki yarıklardan coğrafya, tarlalar ve Troya kalıntıları görülebilir. Çatıya ulaşıldığında dev bir seyir terasına çıkılır. Troya’nın uzak ve yakın geçmişi, bu topraklardaki yaşanmışlıklar ve yaşanabilecekler hayal edilir…

2013 yılında başlayan şantiye süreci ile birlikte Müze için bakanlığa danışmanlık (mesleki kontrollük) hizmeti vermeye başladık. 1. yüklenici ( Trans-T) ile tamamlanamayan süreç ve işin tasfiyesi sonucu, 2017 de yapılan yeni ihale ile 2. yüklenici (Aksan İnşaat) ile 2018 Ekim ayında tamamlandı. Bu süreç içerisinde takribi 90 kez saha ziyareti gerçekleştirdik ve şantiyeye uzaktan teknik destek verdik. Bu süreçte ufak ekibimizle ( Ege Battal ve Ece Özdür) istemeden de olsa şantiyenin bir parçası oluverdik. Biraz fazlaca inisiyatif ve idarenin de güveni ile uygulama aşamasını zamanımız ve enerjimiz yettiği kadar takip ettik. Bugün müzeyi gördüğünüzde iyisi ve kötüsüyle hemen hemen tüm imalatlara dair sorumluluğu üstlendiğimizi söyleyebilirim.

İlk betonun dökülmesi, rampanın yükselmesi, poliksena lahitinin bir vinç ile nihai sergileneceği noktaya, müze açılmadan 5 yıl önce yerleştirilmesi ve bir krize dönen ilk corten panelin takılması…

400 km ötede, toplamda 600 kişinin çalıştığı, 12.000 m² büyüklüğünde bir yapının nice sorun ve çözümlerden oluşan şantiye takip süreci, sanıyorum hayatımızın olağan bir rutinine dönüştü.

Müze süreç panosundan / Şantiye süreci

Bir yapıyı kavramsal olarak kurgulamak, ona bir mekan, ölçü ve boyut tayin etmek mimarın temel görevi. Ama bu kavramın ötesinde onu inşa etmek, edilme sürecini takip etmek, kısmen yönetmek yukarıdaki “romantik” kavramsal metinlerden farklı bir düşünme şeklini de gerekli kılıyor.

Ama en nihayetinde bu metinlerdeki hissi verecek mekanı kurmak için çabalıyorsunuz hep.

Her yapı yapma eylemi, bulunduğu coğrafyada ürettiği tahribat, dönüşüm üzerinden bir çeşit travma olarak okunabilir, okunmalı da. Köklerini, temellerini binlerce yıldır orda var olan toprağa geçiren ve ona tutunan, izleri silinemez yapılar üretiyoruz. Mimarları yaptıkları iş ve gezegen adına bu kadar sorumlu ve sorunlu hale getirende tam olarak bu.

Bu ağırlık ve sorumluluk hissi konu Troya ören yeri olunca biraz daha derinleşiyor. Bir şeyler yaparken başka şeyleri bozmaktan, incitmekten ya da hayallerdeki dünyayı inşa ederken her şeyin biraz eksik, hatta yanlış olacağından ve bunun geri dönüşü olmadığından endişe ediyorsunuz. Çünkü bir yandan biliyoruz ki bu yapmaların geri dönüşü yok!

Projeler tamamlanıp inşaat bir aşamaya geldiğinde (2015 yılı) bu hisler içinde aşağıdaki yazıyı kaleme almıştım:

Arkeoloji ve yitik bir uygarlıkla ilgili bir yapı yapmak… Tasarım üzerine fikirler ve kavramlar üretmek, her zaman bana onları bir tasarım olarak şekillendirmekten daha kolay gelmiştir. Fikirler bir biçim almaya başladıklarında, kağıt üzerinde ve zihinlerde zamanla olgunlaşıyor. Ancak fiziki dünya ile temas edip gerçeklik kazanmaya başladıklarında hep eksik kalan bir yanları oluyor.

Bu belki mimarlığın “olmazsa olmaz” yapma, inşa etme refleksleri ile karşılaştırıldığında naif bir fikir. Belki inşa etmenin incelik ve sırlarına, genç bir mimar olarak henüz vakıf olamama halinden ötürü, belki her zaman yaptıklarına biraz şüphe ile bakma durumundan kaynaklanıyor. Mükemmel bir yapı yapmaktan öte; kusur, tavır ve hissiyatı ile kullanıcıya geçebilecek bir süreci tarif etmeye çalışmak da bu tereddütün bir parçası.

Ancak mimarlığın konusu yitip giden bir uygarlık üzerine bir yapı yapmak olduğunda, eninde sonunda üreteceğiniz tasarımın düşüncelerde bile olsa maddeleşeceği anı ötelemek istiyorsunuz. En azından yarışma süreci de, yarışmanın kazanılmasından sonra geçirdiğimiz süreç de bu şekilde ikilemler üzerinden tarif edilebilir.

Troya Müzesi için tasarlanan yapıyı, inşaat ve yapı tekniklerinin mekan üzerinden okunabileceği araçlarla tasarlamak bir fikirdi. Günün inşaat tekniklerini ve yapım sürecini de gösterecek şekilde, hatta belki sonraki kuşaklar için ‘İnşa Etmenin Arkeolojisi’ni de gösterecek biçimde kullanılması söz konusuydu.

Ahşap kalıp, brüt beton, masif taş, masif ahşap gibi inşaatta kullanılan bütün malzemelerin en doğal halleriyle yapıda kendine yer bulması, zaman içinde bu malzemelerin değişerek geçireceği sürecin mekanı şekillendirecek olması, bu yapı için mimarlığın temel fikriydi. Şantiye sürecinin kendisi, yaşanılan aksaklıklar ve zorluklar dahil, bir yapının şekillenişinin temel düşüncesi olabilir mi? Bugüne ait bir yapı, antik dönemlerde olduğu gibi ham haliyle kalarak, aynı zamanda bitebilir mi? Teknolojinin bizi her anlamda sarıp sarmaladığı, yapı fiziği, yapı tekniği gibi konuların yapıların ayrılmaz parçası olduğu bu zamanda, teknoloji ne kadar görünmez olabilir ki? İşte bu sorular, Troya Müzesi şantiye sürecinin temel konularından oldu ve olmaya devam ediyor.

Bugün neredeyse tamamlanmış olan kaba yapı ile yakın zamanda bitecek yapı arasındaki mesafe oldukça az. Yapmaya çalıştığımız şey ise azla, temel yapısal bileşenlerle, Troya anısını incitmeden bir mekan kurabilmek…


Şantiye süreci (fotoğraf: Cihan Poçan)

Aslında bir şekilde projelendirme sürecinde niyet ettiğimiz şey olmuştu. Kaba yapı bittiğinde iyisiyle kötüsüyle mekanlar ortaya çıkmış, yapının asal karakteri belirgin hale gelmişti. Öte yandan proje aşamasından bu yana iyiliğini güzelliğini ince yapısal bitişler yerine, ışık, gölge, mekan karakteri ve ilişkileri üzerine kurgulayan, vasat inşa edilse dahi iyi olabilecek bir yapı üretme fikrini sınayacağımız aşamada tam olarak bundan sonrasıydı.

2017 yılının ağustos ayında 2. ihale ile tekrar başlayan inşaat süreci, ince işlerin, bitişlerin, kapamaların ve bizim kaba yapı üzerine eklediğimiz tüm üretimlerin gerçekleştiği aşamaydı. 2018 yılının Bakanlık tarafından “Troya Yılı” ilan edilmesi tüm süreci oldukça hızlandırdı.
Bu zaman zarfında müze içindeki interaktif uygulamalardan, eserlerin taşınmasına, cephe kapamalarına ve peyzaj düzenlemesine kadar çok sayıda imalat aynı anda ve hızla yapılmak durumunda kaldı.

Özellikle yapının esas var olma sebebi olan sergi ve ona bağlı anlatılar, senaryolar, metinler ve düzenlemeler projedeki tanımlara uygun ama evrilerek yapıda kendilerine yer buldular.

Deniz Ünsal’ın projenin ayrılmaz bir parçası olan Küratöryal içerik metninden bir bölüm:

Bu sergi Homeros’un İlyada Destanıyla tarihe geçmiş Troas Bölgesinde 4000 yıllık geçmişiyle iz bırakmış Troya ve kültürlerinin yaşamını ve arkeolojik tarihini kazılardan çıkan eserler aracılığıyla anlatır.

Troas Bölgesi ve yakınındaki adalarda MÖ 5000 yılından bu yana yerleşimler olduğu bilinmektedir. Bu bölge gerek Çanakkale Boğazı’nın sağladığı coğrafi avantaj, gerekse bereketli toprakları sebebiyle insanların yerleşip yaşamayı tercih ettikleri bir yer olmuştur. Kentlerde kurulan yaşam, Ege’nin ötesinden, Anadolu’dan ve kuzeyden göçler, istilalar, savaşlar, yangınlar ve depremler görmüş, tarım, ticaret ve el sanatları önemli geçim kaynaklarını oluşturmuştur. Buna destanlar da eklenince Troas ve özellikle Troya, hac yeri ve zamanla antik bir turizm merkezine dönüşmüştür.

Troas denince akla Homeros ve İlyada Destanı gelir. Antik dönem şairi Egeli Homeros İlyada Destanında, kendi yaşadığı dönemden 300 yıl kadar önce Troyalılar ve Akalar arasındaki savaşla yıkılan zengin Anadolu kenti Troya ve bu destanın kahramanları Aşil, Hektor, Agamemnon, Paris ve Helen’in hikayesini anlatır. Bu efsane önce Akdeniz dünyasına, sonra tarih içinde Avrupa ve Dünya’ya yayılarak ünlenmiştir. Troya Savaşı ve efsanesi asırlar boyu edebiyatçılardan devlet adamlarına, arkeologlardan film yapımcılarına kadar uzanan bir yelpazede dünya kültür tarihinde iz bırakmıştır.

19. yüzyılda arkeologlar Troya’yı keşfetmek üzere yola çıktılar. Mit ve gerçeği bir tarihte birleştirerek Troya’nın yerini Hisarlık Tepesi olarak tespit eden Schliemann ilk kazıları başlattı Bu kazılar Ege ve Akdeniz arkeolojisine ilgiyi arttırdı. Schliemann’dan sonra gelenler kentin 9 katmanını ve M.Ö. 3000 den başlayan tarihini tek tek tespit ettiler.

Troya’nın arkeolojik kazılardan gün yüzüne çıkan tarihi de mitolojik tarihi kadar inişli çıkışlıdır. Schliemann’ın kazılardan yurtdışına kaçırdıkları hem kendi döneminde hem de sonrasında çok tartışılmıştır. Bu eserler bugün dünyada 7 müzeye ve pek çok özel koleksiyona dağılmış durumdadır.

Bu sergi Troya’yı, mitolojisi, arkeolojik kazı tarihi, coğrafyası, maddi kültürü ve bunları sarmalayan tüm sorularıyla anlatırken, Troas Bölgesinde Troya’dan önce ve sonra, onun farklı katmanlarıyla eşzamanlı gelişen ve yok olan kentlere ve kültürlere yer verir.

Bu anlamda sergi giriş yolu ile başlayıp yer altına devam eden uzunca bir rampa ile girilen ve Troya’nın katmanlarının içinde yine rampalarla sürdürülen sürekli bir yaya hattı olarak kurgulanmıştır.

Sergi tasarımı ve üretimi için söylenebilecek çok şey var. Hepsinden öte bizden daha deli ve çalışkan bir küratörümüz Deniz Ünsal var 🙂 Tüm eserlerle ve onların birlikte anlatacakları hikayeyi bir serginin ötesinde bütüncül bir şekilde kurabilmek için kalabalık ekipler, bakanlık yetkilileri ve müze birlikte çalıştı. Bu sürecin en az yapıyı yapmak kadar hatta daha zor bir süreç olduğunu söyleyebilirim.

Sergi anlatısını mimari mekanın içine tam olarak bağlanmış, ona nüfus etmiş ayrılmaz bir parça olarak kurgulamak için çok çalıştık.

Her kat için kurulan temalar ve onları birbirine bağlayan rampalarda sürdürülen anlatının sürekliliği bizim için esastı. Sergileme mevzusu kendi başına ayrı bir yazı konusu olabilir. Belki Deniz bir zaman yazar.


Sergi kat planları

90’ların başında ortaya atılan Troya ören yeri ile bağlı müze fikrinin on yıllarca tartışılması, 2011′ de açılan yarışma ve aksiliklerle dolu proje ve inşaat sürecinin ardından, 2018 Ekim ayında müze ziyarete açıldı. Biz bu yapıyı hep kağıt üzerinde, ekranlarda, daha sonra bir şantiye olarak, beton kalıpçıları, sıvacılar ve taşçılarla, tarlada bitki eken köylülerle, arkeolog ve teknik ekiplerle görmüştük, buna alışmıştık.

Ziyarete açıldığında, bugün içinde gerçek insanlarla her şey çok daha farklı görünüyor. Tüm olup bitenler, masa ve kağıt başında geçen saatler, şantiyedeki kavgalar ve çekişmelerden, korkulardan ve endişeli zamanlardan sonra… Neler olup bittiğinden bihaber, insanların sizin kurduğunuz mekanlarda gezinirken, en başta gerçekten ne düşünüp hayal ettiğinizi de biraz unutuyorsunuz, anlamsız geliyor. Sonunda sadece o yapıya, mekana, yere dair kalan bir his oluyor.


Açılış haftasında Domates hasatından dönen kadınlar (fotoğraf: Osman Çapalov)

Umarım bu his ile birlikte güzel kullanılan, iyi eskiyen, hoş anılara ev sahipliği yapabilecek, Troya’nın kadim anısını incitmeden var olabilecek bir mekan kurabilmişizdir.

Editörün notu: Troya Müzesi’nin projesine buradan ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir