Sıradan Olma Hali, Yaşam ve Mimarlık

“Aytanga Dener’in Anısına”

Bir dal parçasının ne önemi var ki… Sıradan bir dal parçası işte… Kimbilir belki de hiç değil, eğer ona dal olarak bakmaz, arkasında bir şeyler keşfedersek… Tabii dalına bağlı, onun hikayesini anlamaya, yaratmaya, hayal etmeye bağlı. Dal da belki dal değil, onun arkasında gördüğümüz. Kimbilir aynen mimarlık gibi, her birimizin bir köşesinden anladığımız, tek değil herkese göre, binlerce, onbinlerce mimarlık gibi… İşte bu hikayenin ana aktörü, bir dal. Diğer aktörler arasında hiç dikkat çekmeyen sıradan biri gibi… Belki de giz, sıradan olmayanların arasında, sıradan gibi gözükenlerin arasında bir yerlerde. Kimbilir…

Kuzeyde yine kış, yine soğuk zamanı… Geçtiğimiz yılbaşı ertesi… Beklenen kar geç de olsa gelmiş, buz da hemen arkasından sıraya girmiş ve tekrar şölen başlamış. Buzun gelişi de aynen gidişi gibi, her zaman bir başka alem. Görülebilecek, izlenebilecek önemli mekan tasarımlarından ve mekan değişimlerinden biri. Ve bu tasarımların her yılı da birbirinden farklı. Doğanın herkesin gideceği yeri kendisinin bulduğu, kendisinin keşfettiği uçsuz bucaksız sergi salonunda sergilenen, adeta büyülü anlarla dolu, başka türlü bir mimarlık.

Sahile doğru iniyorum, bizim Roihuvuori’deki mahalleden bayır aşağı inen yolu takip ederek. Buzun gelişini takip etmek istiyorum çoğu yıl yaptığım gibi. Günlerdir hissedilen soğukla denizin üzeri yine daha da donmuş düne göre. Kıyılar ve su bir kez daha iç içe girmiş. Tanımlanamaz bir birliktelik. Kentin sınırları yine değişmiş, hatta sınırlar artık yok olmuş. Karşı kıyılara, adaya gidenler, buz tutmuş deniz üzerinde yürüyenler, kayak yapanlar bile var tek tük. Ben de dikkatle etrafımdaki kırılma seslerine kulağım tetik, suyun üzerinde adımlıyorum. İşte daha önce fotoğrafını çektiğim bir seri sazların, nota defterinde yazılmış hali gibi farklı ritmik tekrarlarına uzaktan bakıyorum. Kırılan çizgileriyle her geldiğimde değişen bu çizgilerin birkaçı sahilden uzakta yine yanyana. Dün başkaydı bugün başka. İşte ileri de yazın çoluk çocuk oturduğumuz üzeri sıcacık olan dev kaya… Etrafındaki ağaçlarla bütünleşmiş. Ve önündeki koy, hepsi bir olmuş. Kayayı da ağaçları da bir heykel kaidesi gibi sarıyor buz. Dalgalar sanki donmuş etrafında, yukarı aşağı inip çıkarlarken. Donan dalgaların üzerinden kayaya çıkıyorum. Karşıda tek bir ahşap eviyle, tek ada ve arkasındaki derin perspektifi ile daha da esrarengiz hale gelen koy var. Daha ileride ‘Avanto’ yaptığımız, buzlu suya girdiğimiz yerde bu soğukta bir iki kişi seçiliyor, uzaktan. Sahilde yükselen irili ufaklı kayalar üzerlerini, etraflarını kaplayan kırılmış buzlar ve etraflarındaki yaz kış hep oralarda olan sazlar ordusu da biribirleriyle yan yana.

Zaman yine durmuş ya da çok yavaşlamış, adeta hareket etmez gibi. Ses yok. Çıt da yok. Buz, üzerini sardığı kayaların etrafında onları sarmalamaya çalışırken derin yarılmalar olmuş. Çok kendini göstermese de bu kırılmalar hafif ışıkla güneş altında bir başka gözüküyor. Buzun üzerine akşam kar da yağmış. Donmuş denizin bazı yerleri ise hala parlak, rüzgar alıp karın bir kısmını götürmüş. Hemen ileride büyük kayanın yanında eteklerine doğru bir savrulma var geceki rüzgarla oluşan, bir de oradaki kayanın üzerini saran buzda da hafif bir kırılma gözüme çarpıyor. İşte bir dal parçası tam orada, ortada. Buzun parlayan kısmının üzerinde, karlı savrulma ona fon yapıyor. Bir tarafı kırık, sıradan bir dal. İkiye ayrılıyor, yanyana uzayıp giderken. Gölgeleri buza vurmuş. Bir başka gözüküyor.

Diğer bütün atraksiyonların arasında buzlar, kayalar, beyazlık ve diğerleri ile çok sıradan. Ve bu sıradanlık onu çok başka kılıyor. Seyrediyorum ve iki resmini çekiyorum sıradan halinin. Gözümle yaklaşmaya, daha sonra zoom yapmaya çalışıyorum. Hayal etmeye çalışıyorum. Aniden ölçeği farklılaşıyor. Yeri de sahnesi de değişiyor. Devleşiyor, müthiş bir yatay heykel oluyor, büyüyor ve büyüyor. Mekan oluyor içiyle dışıyla, hatta bina oluyor, ne istersek oluyor. Sanki içinde dışında yaşananlarla, uzayıp gidiyor. İnsanlar yürüyor etrafında, altında üstünde. Sıradanın arkasında mucizeler olabilir diyorum. Sonra aniden, eski haline dönüyor, tekrar sıradan bir dala dönüşüyor. Sıradanlık kavramı aklıma geliyor. Sıradanlığın, sıradan olma halinini önemini düşünmeye başlıyorum bir ucundan. Bunca dev aktörün arasında bu sıradan olma hali ama onun başka türlü bir hayali yan yana geliyor. Ya biraz önce üzerinde olduğum dev kaya. Hala neredeyse gölgesi dalın üzerinde olan dev cüssesi ile o bile ortadan kayboluyor, etrafındaki donan dalgalarıyla. Sahneden diğerleri çekilip gidiyor. Ne körfez ne ada ne kıyılar kalıyor. Ortada tek bir dal kalıyor dikkatle göz göze gelip seyrettiğim.

Bir soru takılıyor aklıma. Sıradan olmak nedir diyorum dala bakarak. Ya sıradan mimarlık, ya sıradan mimarlar, ya sıradan olmayanlar, ya sıradan gibi gözüken diğerleri. Sorular bu basit dalın etrafında dönüp duruyor hızla. Bir sürü inanç gibi “Zen” de sıradan olmayı öğütlüyor belki de. Kore’de gittiğim dağlardaki tapınaklar her yaştan sıradan insanlarla dolu. Sıradan yaşam için uğraşıyor çoğu kişi, her şeyi yavaşlatmalarla, meditasyonlarla, düşünmelerle. Belki de her günü yeni baştan kuracak basit sıradan tasarlamalarla, sıradanlığın arkasındaki saklı gizleri aramalarla. İşte karşımda isimsiz sıradan bir dal, kendi özgün sıradanlığı ile ortada kendi mekanını yaratıyor mütevazi ama gururlu hali ile. Bu muhteşem mekanın, bu her gün değişen tasarımın, kısacası buradaki doğanın, buradaki mimarlığın bir parçası olmanın gururu ile.

Doğanın mimarisinde para pul işlemiyor, plan program da yok. Bizim mimarlığımızın baş taçı proje de, projenin kırıntısı da doğada yok. Proje gibi adım adım sonuca varılan, başından neredeyse sonu bilinen bir tasarım da değil. Vaziyet planları da yok. Kendi planlarını anlık kendisi yaratıyor. Buradaki mimarlığın her anı spontane, yarın ne olacağı bilinemiyor. Bilinmek istenmiyor. Ne geçmiş, ne de gelecek önemli. Her şey bu an için, bu an önemli. Kendiliğinden ama belki de her bir anı ince ince düşünülmüş gibi.

“Evet bu mimarlık ise diğeri ne?” Ya da “bizim bildiğimiz “mimarlık” ise bu ne, bu doğanın hali, tasarımı ne?” diye aklımdan geçiyor yine etrafa bakarken. Tek bildiğim, mimarlığın ne olduğunu gerçekten bilmediğim ya da çok bilmek de istemediğim. Ama bir başka bildiğim şey, mimarlığın sadece üzerine konsantre olunan bina yapma sanatı olmadığıdır diyorum, her yerde alt alta, üst üste gelen bunca binanın ve onların projelerin arasında. Hatta abartarak söylersek bazılarının enkazları arasında. Dahası, mimarlığın bu yanı ile birçok kirli oyuna ortak edildiğini; öyle ya da böyle, şu ya da bu sebepten çıkarılan, reklamı, gelişi belli, savaşlar sonrası, alan temizliği yapılmış, taş taş üstüne bırakılmayan, insanları yok edilmiş kentleri tekrar inşa etmek için diğer yan endüstriler gibi kullanıldığını; özellikle gelişen ya da gelişmekte olan, ceplerinde paraları olan ülkelerin ekonomilerini canlandırmak adına çoğunlukla suni projelerle, tasarımlarla mimarlığın arkasına sığınıldığını; İstanbul’da ve diğer bir sürü kentte olduğu gibi kent mekanlarının para adına meydanların, kıyıların, birçok yerin neredeyse suni şantiyeler haline getirildiklerini; mimarlığın paraya indekslenen tarafının yaşamda, tasarımın da bina yapmalara bağlandığını; genelde eğitimi ile, okularıyla, dergileri ile basını yayını ile mental atmosferi ile istesek de istemesek de öyle ya da böyle bütün bu zincirin halkaları haline geldiğimizi, belki bir parçası olduğumuzu bir daha bir daha düşünüyorum. Bu panaromada telaşlanıyor, belki de ani bir refleksle diğer uca gidip “sıradan bir yaşam, sıradan bir mimarlık, sıradan bir mimarlık eğitimi, eğitimi sonrası, bu ortamın aktörleri nasıl olurdu, baş aktörler olmalı mıydı?” sorusu aklıma geliyor. Belki de “sıradan yaşanılan, sıradan öğrenilen, sıradan şeyler yapılan, ama sıradanlığın arasında başka anlamlar, değerler bulunan bir mimarlık nasıl olurdu, nasıl bir mimarlık yaratılırdı?” düşünceleri aklımdan geçtikçe geçiyor.

Yazı Helsinki’de geçenlerde yeni tanıdığım birinden duyduğum iki cümlenin finalini yaptığı bir anekdot ile tamamlanıyor.

Günlerdir saçımı kestirmek istiyorum. Ve o gün geliyor. Günün sonuna doğru gittiğim berberler ya dolu, ya da önceden elbette ki randevu almak lazım. Helsinki!deki Stockmann’ın Akademinen ile arasındaki yan yolunun devamındaki World Design Center’ın arkasında berberlerin olduğunu düşündüğüm bir pasajı hatırlıyorum. Yanlış da hatırlamamışım. Neredeyse dükkanların kapanacağı son anda bir berber buluyorum. Hala kalabalık. Kapıda detaylarını okumadığım bir ilan var. Saç kesme 20 Euro yazıyor. Parası da hesaplı ve içeri giriyorum. Ama girer girmez berberlik okuluna giden bazı öğrencilerin orada staj yaptıkları, isteyenlerin saçlarını kestiklerini anlıyorum. Okey diyorum. Dar ve ince bir mekanda 3 koltuk var. İkisi dolu, oradaki müşteriler öğrenci berberlerin ellerinde, öndeki koltuk ise boş. Ben de hangi öğrenci benim saçları kesecek derken, berber dükkanının esas sahibi, iri yarı uzun boylu berber karşıma geliyor ve bizim usul, elimi sıkıyor ve boş koltuğu gösteriyor. Deneyimli olduğu çok belli. Beyaz önlüğü üzerime taktıktan sonra nasıl bir saç traşı istediğimi soruyor. Gerçekten darmadağın gözüken saçları gösterek “oldukça kısa” diyorum. “Usturaya vuralım mı?” diye karşılık veriyor. Hızla “Yahu hayatta hiç de usturaya vurdurmadım neden olmasın” diyecek iken nedense son anda vazgeçiyorum. “Yok yok, o kadar değil ama kısa olsun” diye ekliyorum. Ve traş başlıyor. Başladığı gibi bir iki sohbet sonrası zaten bitiyor. Ben hiçbir yerde rastlamadığım çabukluktaki berberin mahir ellerini makas şakırtısını hala hatırlıyorum. Saate bakıyorum 7, hadi bilemedim 8 dakika sürmüş. Saçlar gerçekten kısacık olmuş. Ne hız ve sonuç diyorum. Babasının da bu işi yaptığını, kendisinin de geleneği takip ettiğini söylüyor arada. Son perde aynen şöyle: Arkamdan aynayı bir o yana bir bu yana tutuyor, başımı sağa sola çeviriyorum ayna ile birikte. Ooo “oh be rahatladım” derken. Gözümün içine aynadan bana bakarak. “Just ordinary” (Sıradan bir şey işte) diyor ve devamı geliyor, bütün her şeye son noktayı koyuyor. “Good to be ordinary” (Sıradan olmak, güzel)… Orada sekiz, on dakika önce tanıdığım Filistinli Hüssam’dan orada iki cümlede dersimi alıyorum, doğanın birçok cümlesinden aldığım gibi. Kırık dal, Roihivuori kıyısı, sabah yürüyüşüm, soğuk, doğa, buz, mimarlık her şey Hüssam’ın berber dükkanına orada oturduğum koltuğunun yanıbaşına doluşuyor. Ama mimarlık sanki biraz tedirgin, usulca bir köşeye çekilmiş onları dinliyor, berber dükkanı, berber, oradakiler, bendeniz ve saçlarım bile herkes biraz sıradan… Kısacası sıradan olmanın keyfini çıkarıyorlar, çıkartıyoruz Helsinki’nin bir köşesinde, günün ilerleyen bir saatinde, diğer müşterilerin arasında, onlar, olanlardan habersiz…

4 yorum

Bir cevap yazın