Cami ve Yeni

Yeniye muhtaç bir varlık olarak türümüzün dünyaya gelişi, Oscar Wilde’ın tarifiyle “bedenini yaşlandırırken ruhunu gençleştirmesi”, ardından burayı terk edişi bile, onu an-be-an tazelenmekte olan bir döngünün parçası kılıyor.

“O güzel önce alır, sonra verir bin cân sana”1

Bir kaç zamandır yeni inşa edilen, tasarım ürünü camiler çok ilgimizi çekiyor. Yakın geçmişte el birliği ile mahalle ölçeğinde kotarılan, mimarlık camiası tarafından neredeyse görmezden gelinen bir inşa faaliyeti iken, bugün eni konu bir tasarım sorunu olarak önümüzde oluşunun geçmişi çok uzun değil. Bunun sosyal, politik çeşitli sebepleri yerlerinde dursunlar, biz camilerin ‘yeni’ ile antagonistik görünen ilişkisini konuşalım.

Dünyaya ayak basınca, sebebi kestirilemeyen bir iç motivasyonla önce kendimizi, sonra çevremizi güzelleştirmekle görevli gibi davranıyoruz. Fiziksel çevre ile âdemoğlunun etkileşimi, karşılıklı olması bakımından gerçek bir işteş fiil durumu arz ediyor. Güzelleştirme çabasındaki bir toplumun bu faaliyetlerinin çoğunu ‘medeniyet’ kavramıyla karşılıyoruz. Kavramın tarifi de, kapsamı da zengin bir çeşitlilik gösteriyor. Sosyal ve siyasal kurumlar, teknik ve organizasyonel yetiler gibi sivilleşme hareketlerini medeniyet olarak algılayanlar da var, medeniyeti bunların daha üstünde, estetik ve düşünce boyutunda arayanlar da.

Bu tanımı yapıp çerçevesini çizmeye kalkmak, yazımızın sınırlarını aşacaktır. Ancak konumuz olan camilerden bir örnek verirsek, teknik olarak, dört duvardan ibaret herhangi bir hacmin, bir İslâm ibadethanesi olarak meselâ Süleymaniye Camii’nden pek farkı yoktur diyebiliriz. Atmosferden yalıtılmış, kıbleye yönelmiş temiz bir mekân olmasıyla, içinde ibadet etmek için gerekli şartlara onun kadar sahiptir. Mekâna teknik kurallar bütünü yerine medeniyet fikriyle baktığımızda ise, Süleymaniye bize başka anlamlar ifade etmeye başlıyor. Eğer bu toprakların son beş asırda ortaya koyduğu bir medeniyetten bahsedeceksek, bu medeniyeti bizim için en kuvvetli biçimde, camiler sembolize ediyor denebilir.


Süleymaniye Camii

Yaşam tarzlarımız değişiyor; fiziksel çevreden beklediklerimiz, hayattan beklediklerimizle beraber dönüşüyor. Konutlar, otomobiller, telefonlar, bilgisayarlar, televizyonlar, hastaneler, okullar, oteller, alışveriş merkezleri, havaalanları, müzeler; kısacası, her şeyimiz yenileniyor. Öyle yenileniyor, değişiyor ki, kentlerimiz sistematik biçimde ‘dönüşüyor’. Toplumun, bu dönüşümün dışında kalan bir kesimi yok gibi. Dönüşüm hızla devam ederken, ölçeğini, insanla, tabiatla, şehirle ilişkisini kaybetmiş mimarlık ürünlerini pek de tartışmıyor, belki de psikolojide ‘mere-exposure effect’ denilen sürekli maruz kalma sonucunda onlara aşinâlık kazanıp sempati beslemeye bile başlıyoruz. Cami mimarisi ise, bunun biraz dışında kalarak, mimarlıkla biraz da olsa ilgilenen hemen herkesin sorgulama öncelikli gündemine oturabiliyor. Bunun sebebini, caminin, fonksiyonların sorunsuzca yerine getirilmesini sağlayan teknik bir yapı olmaktan daha çok, medeniyet ürünü sembol bir yapı olmasında arayabiliriz.

Denebilir ki, seküler, liberal, dindar – her kesimin gözü camiler üzerinde. Her şeyin yenisini talep ettiğimiz bu çağda, ‘cami’nin yenisi nasıl olur, hepimiz merak ediyoruz sanırım. Bu merakın altında yatan çok anlamlı bir soru var: “Madem camiler anlam ve sembol değeri yüksek yapılar, klasik örneklerin o dönemin insanını, zihin dünyasını, hayata bakışını bütünüyle yansıttığı gibi, benim bugünkü bütünlüğünden şüphe ettiğim kimliğimin de bir yansıması olsa, nasıl bir şey olurdu?” Aynada kendimizi görmek istiyoruz aslında, nasıl göründüğümüzü merak ediyoruz.

Kendini dindar / muhafazakâr olarak tanımlayan biri, hayatının her alanında ‘yeni’yi talep ederken, mesele ibadethane mimarisi olduğunda sadece eskiden bugüne aktarılan sembolleri kabullenebiliyor ve çoğu zaman geçmiştekine ‘benzeyen’ taklitler onu tatmin etmeye yetebiliyor. Şairin ‘tek dişi kalmış canavar’ olarak tarif ettiği bir uygarlığın sunduğu diğer ürünleri kayda değer bir gerilim yaşamaksızın benimserken, aidiyet ve kimlik duygusunu salt dinî yapılarda araması bir çeşit kendini koruma refleksi olarak mı algılanmalı? Yoksa sosyal hayat ile dini birbirinden ayıran seküler anlayışın bir uzantısı olarak da görülebilir mi? Yeni ile geleneği karşı karşıya kim getirdi? Aynada kendini görmek yerine beğendiği bir büyüğünün resmini asmaya benzer mi bu durum? Bir ucu muhafazakârlık, diğer ucu içi boş/dolu dindarlık tartışmalarına kadar gidebilecek bu sorular, bizim bu yazıdaki alanımızı aşıyor.


Ataşehir Mimar Sinan Camisi 

Konuya daha açık bir fikirle yaklaşanlar ise, camilerin geçmişten bugüne taşınan sembollerden arınması gerektiğini, inşaat tekniği ve devrin sanat anlayışının ürünü olan bu sembollerin bugün anlamını yitirdiğini, bugünün mimarisinin kendine yeni bir dil oluşturması gerektiğini söylüyorlar. Bu parlak cümlelerin arkasında İslam medeniyetinin kâinat tasavvuru, ben idraki ve nihayet cami mimarisi hakkında etraflıca bir araştırma / düşünme / hazmetme mesaisi olduğundan şüphe edenlerin de haklı sebepleri var. Caminin fonksiyonunu, kullanıcılarını, toplum hafızasındaki yerini yeterince önemsemeden yapılan entelektüel değerlendirmelerin ayağını yere bastırmak kolay değil. Bir hastane tasarlayan mimarın hastanenin işleyişi hakkında detaylı bilgiler edinmesi doğal iken, cami tasarımına soyunmuş bir mimarın kimi zaman meselâ minberin ne işe yaradığını bilmiyor olması gibi örnekler, maalesef nadirattan değil. ‘Buna gerek yok, artık vazgeçmeli’ denilen sembolün anlamını bile kavrayamadan onu çöpe attığımızda, elde tadanın lezzet almadığı bir posa kalıyor. Kendine yabancılık acaba farkına varamayacağımız kadar normalleşti mi? Aslında istenmeyen bir kimliğin ürünü olan formları da gözden uzak tutmak veya onu dönüştürüp tahammül edilebilir hale getirmek bu anlamda bir tepki mi? Bu soruların cevaplarını aramaya da bu yazının hacmi yetmeyecektir.

Beş asır önce zirvesini bulmuş olan cami mimarisini bugün taklit etmeyi adeta bir ‘suç’ sayarken, çoğu yurtdışındaki örneklerin ve birbirlerinin taklidi olan konut, ofis, okul gibi yapıların özgün olmamasını o kadar da yadırgamıyoruz. Aradaki asıl fark, nitelikli üretimden çok zaman algısı olmalı. Ülkenin geçmişiyle olan problemi belki tam olarak çözülmediği için, her kesimden insanın azımsanamayacak bir ‘çağ korkusu’ refleksiyle hareket ettiği görülüyor. Kimi geçmişteki sağlam bellediği kulplara tutunarak yakın tarihin onu savurduğu kimlik fırtınasında ayakta kalmaya, kimi ise üzerinde geçmişe ait bir toz zerresi bile kalmamacasına silkelenmeye, ondan kurtulmaya çalışıyor.


Malatya Mehmet Kavuk Camii (NSMH)

Kendine has ilkelerini, zevkini, eşyaya bakışını bir özde yoğunlaştırıp, o özü form ve malzemelere yansıtan İslâm Medeniyeti, bunu farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda, farklı biçimlerle gerçekleştirdi. Zaman ve mekân içinde kendini yeniden üretmek, onun karakterine ait temel ilkelerden biri. Süreklilik ve devamlılık ifade edecek biçimde birikimini bir öncekiyle üst üste koyması, geçmişten bugüne değer ve ilkeler aktarması, çağ ile çelişmiyor. Aksine, geçmişten yalıtılmış boş bir sayfa yerine o değeri miras kabul etmek, dünyayı dün, bugün ve yarınıyla daha etraflıca kavramak anlamına geliyor.

Adına Yeni Cami dediğimiz 350 yıllık yapı, elbette bir geleneğin devamı, ancak gününün yenisi idi. Bugünün ‘yeni’si, hâlâ bizi bekliyor, üzerindeki örtüyü kaldırmamız için.

‘Yeni’ kavramına aşağıdaki iki ayrı bakıştan hangisini benimseyerek yaklaşacağımızın, değerli bir yarına sahip olup olmayacağımız meselesinde azımsanmayacak derecede önemi var.

Hasan Ali Yücel 23 Nisan şiirinde:
Eskiyi unut,
Yeni yolu tut.
Türklüğe umut
Sen ol çocuğum!..

Diyerek, ülke çocuğuna yeni yolu işaret ederken önce eskiyi unutmasını öğütlüyor.

Yunus Emre ise:
“Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası”

diyor, bambaşka bir bakışla.


Sancaklar Camisi (EAA)

Ekonomi ve refah, üzerinde oturduğumuz medeniyet sandığının kapağını aralayarak onu tanımaya, belki de ona yeni bir halka ilâve etmeye çalışmadıkça bizi sadece bugün ve geçici olarak mı tatmin edecektir? 16. asırdan bugüne sanatın diğer alanlarıyla beraber toplum birikim ve becerisinin en görünür biçimde yansıdığı mimarlıkta kayda değer bir katkı üretip beğeni seviyemizi yükseltemediğimiz iddiası de-facto bir kabul müdür? Yoksa aksine, belki hakaret mi sayılmalıdır? Sorular herkesin; biz, bu birikimin yeni bir halkasına eklemlenmek, karamsarlığı terk edip her durumda ileriye bakmak ve yenilenmek, dolayısıyla da yenilemek dört gözle beklediğimiz bir davranış olacak diyelim, nefesimiz yeterse.

 

1 Hz. Mevlâna

7 yorum

  • AvatarMehmet Server says:

    Şu münâzarayı da mimârların ve meraklıların istifadesine sunmuş olalım: http://rktr.co/1f7fu9D

  • celaleddin-celikCelâleddin Çelik says:

    Sevgili Mehmet Server’in yorumu, web sitelerinde alışık olduğumuz yorumlarla kıyaslanmayacak hacimde ve şumülde müstakil bir yazı kıymetinde. Site bize yorumları sosyal medyada paylaşma imkânı vermiyor, Arkitera yöneticilerine duyuralım.

    Twitter’da bir dostumun ‘mukaddime niyetine’ diyerek paylaştığı bu yazı, meseleyi sorunlarıyla ortaya koymaya çalışmaktan öteye pek gitmeyen, daha çok konuyu tartışmaya açmayı amaçlayan bir metindi. Mimarlık camiası dışından gelen katkıları çok önemseyen biri olarak, benim için maksadına ulaşmış görünüyor. Devam eden yazılarda yine bu konu masamızda olabilir, satıhtan derûna doğru ilerlemeye çalışarak. Elinize sağlık.

  • AvatarMehmet Server says:

    Pek kıymetli sualler tevcih etmişsiniz. Haddim ve mevzu hakkında bilgim yeterli olmayarak suallere yeni sualler eklemek niyetindeyim. Belki soruları çoğaltırsak sonra bire indirebiliriz.

    Farkı vechelerden de baksak aynı yere varıyoruz gibi: modern tedrisâtın ilmeğiyle dokunmuş ve camiyi salt tasarım objesi gibi gören kimse, muhafaza ettiğini söylediği değerleri hoyratça tekmeleyen muhafazakârla aynı hodgâmlıkta birleşiyor. İlki aslında garbı da bilmiyor, ikincisi şarkı bilmiş mi sanki? Ne batıyı, ne doğuyu anlamlandırıp hazmetmekte muvaffak olabiliyoruz. İkisi arada bir yerde, eciş büçüş bir kültürde sıkışıp kalıyoruz. Kültür, evet, değindiğiniz medeniyet ve tasavvuruna henüz gelemedik. Çünkü bunun için yeterli müktesebâtımız yok. Çünkü bu dilden mahrumuz, dilimiz dahi meçhûlümüz olmuşken hangi görsel dilden bahsedeceksiniz? Bakınız, ironiktir, az evvel kullandığımız ‘müktesebât’ kelimesi dahi Avrupa Birliği ile yanyana gelmese; dimağlarımızda tekrar yer alamadan göçüp gidecekti.

    Şair, “Asrın idrâkine söyletmeliyiz,” de diyordu, aceb nasıl? Nasıl olacak? Ortada bir ilham yok. Bendeniz, medeniyeti, yazıda da değinilen düşünce boyutunda arayanlardanım herhalde. Sizin kelâm-ı azîzini aktardığınız Hz. Pîr Mevlâna, “Sen bir düşünceden ibâretsin.” buyuruyordu zira. Bunun bizim mânâ dünyamızdaki mücerred hâline biz ‘niyet’ diyoruz. Her şeyde böyledir. Muhakkak bir fikir var ki bir şey olmuş, muhakkak bir niyet var ki vücûd bulmuş, cisimleşmiş. Siz mücessem bir mabede girdiğinizde hissiyâtınız bu sebeple değişir. Aslolan, o mekânın içindeki insanın duygusudur.

    Oysa, biz, “Tekniğini alalım, ahlâkı onlarda kalsın,” çocukluğuyla bugünlere hep fikir ithâl ederek geldik. Ya olduğu gibi alarak ya da aslında altında yatan pis bir eziklik duygusuyla, daha da çok yeniye karşı olarak. Ama asla yeni şeyler söylemeyerek. Bizden, bizim olan bir dil arayışımız, böyle bir derdimizin olmaması hâlâ en büyük meseleyi teşkil ediyor. Çünkü aldığınız her şeyin arkasında bir fikir de geliyor. Önce olgu, sonra yasası. Yani siz ister istemez, etiğinizi de biçimlendiriyorsunuz. Oysa, velev ki arayışınız bir sentez olsun, bir terkib olsun, önce sizden hazım bekler. Sizde farklı ne var? Ne söyleyeceksiniz?

    “Asar-ı atîka ve âsar-ı nefîse denilen şeyler millî servetin ya toprağa gömülü yahut toprağa dikili ve canlı kısmı iken, bunları görebilmek ancak terbiye edilmiş gözlere, sevebilmek ancak ya insiyakî bir göreneğe yahut geniş mânâsıyla şuurlu bir millî kültüre ve hissedebilmek bir nevi ihtisasa ihtiyaç gösterdiğinden, bu millî servet hazinemizin eskiden beri mevcudiyeti anlaşılamamış, inkâr edilmiş ve daha fenası sahipsiz ve bakımsız bir hâlde bırakılarak yağma ve tahrip edilmiştir.”

    Pek sevdiğim bu yazıdan aktardığım, pek sevdiğim Abdülhak Beyin deyimiyle o terbiyeden ve o cemaatten mahrûmuz. http://rktr.co/1f7d9eD

    Abdülhak Bey’e de ‘aristokrat’ diyorlardı güzeli, mehtapları, yalıları da anlatıyor diye. Zamanının ‘yeni’ ideolojik etiketleriyle!

    Dücane Hocayı da burada zikretmeden geçemeyiz, bugün baktığımız o mabedlerin arkasındaki dünya görüşlerini, bilimsel kabulleri, teknik yeterlilikleri de araştırdığı, sorguladığı için. Cansever’i daha iyi anlamak için onun atıf yaptığı ressamların tablolarını da okumağa çalıştığı için. Suya sabuna dokunduğu için. Yorumladığı, yorulduğu için.

    Şimdiden lafı uzattık ama başa dönmek istiyorum. Mâdemki camilerin böyle olmasının arkasında bir fikir var, kubbelerindeki alemler gibi onlar da birer medeniyet alemi, bunu en iyi anlayıp anlatması gerekenler de o anlam dünyâsının içindeki insanlar olmalı. Bunun için de, herhalde, kendisine muhafazakâr, dindar diyen insanlara daha çok iş düşer. Bir miras varsa, mirasyedilikten en çok imtina edecek onlardır. Yaklaşacak, temas edecek onlardır. Dolayısıyla, asıl kendilerini geliştirmeleri gerekenler, âdetâ temsil makâmında olan dindarlardır. Öbürü zaten camiyi bilmiyor, eşiğinden girmiş, girmemiş; o halde anlayış ve kavrayışınızla sizin misâl olmanız icâb eder. Madem temsil ediyorlarsa, anlamaları, anladıklarını anlatabilmeleri icâb eder. Örnek olmaları icâb eder. Bugün de problem ne bina, ne mekân problemidir aslında. Ne cami problemidir. Cemaat problemidir. Cem olamamak asıl meseledir. Farklı talim ve terbiyelerden geçmiş de olsalar, birbirine yakınlaşamayan ve bir dil bulamayan insanların konuşamamasıdır. Bir edeb dairesinde buluşamamaktır.

    Yolda yürürken ayağıyla taşı iten talebesine, “Evlâdım incitme,” deyip eğilerek taşı alıp kenara koyan kimselerin terbiyesinden geçememektir. Çünkü neden? Çünkü bizim tahayyülümüzde cânsız yoktur. Doğuda, madde, mânânın tekâsüf etmiş şeklidir. En temel hakikat budur. Sorarım size, bugün böyle bir talimden geçen insan, camileri, temizleyeceğim diye, taşları kazıyarak — çok kıymetli bir arkadaşımın ifadesiye —, kocasının misafirleri gelecek diye her yeri çamaşır suyuyla şartlayan taze gelin histerisiyle bembeyaz eder miydi? Veyahut, okumayı soküyorum fişleri gibi, duvarlarına çivileri çaka çaka camileri etiketler miydi? Bugün meselâ, camilerin utilitası üzerinde hiç duruluyor, kimilerinin vakit dışlarında kapatılıp gidilen devlet dairelerine dönüşmüş olmaları mesele ediliyor mu? Camilerde eskiden sohbetler olurdu. Bugün böyle bir kullanım fonksiyonları neden yok? Esnafı, ahalisi toplanırdı, ziyaretçi yatacak yer bulur, konaklardı. Bendeniz şimdiye kadar cami avlusunda sadece bir düğüne şahid oldum. Başka bir örneğim yok. Bugün, muhafazakârlar söylemekten imtina ederler ama cuma dışında camilerin doğru dürüst cemaatleri de yoktur.

    Yeni denemelere istemezükcülük yapanlar, aynı gayretkeş hassasiyetlerini, taşrada, camiyi tuttuğu takımın renklerine boyayan adama da yapıyor mu? Dillerinden düşürmedikleri ecdâdın hiçbir beis görmeden alıp dönüştürdüğü kilise eskisi camilerden ikonaları kazıyanlara iki çift lafları, yapanlara bir ikazları var mı? René Guénon’a hocası, “Haçın şekli onlarda, mânâsı bizde kaldı.” diyor, The Symbolism of the Cross’a vesile oluyorken ne demek istiyordu? Bektâşiyye, — Balkanlardaki en yaygın meşreblerden biridir, — halkın teslis inancından Allah, Muhammed, Ali ile girebiliyordu. En güzel camiyi yapmış olunuz. Belki komik ve avamî gelecek ama içine camiden çıkarken ayakkabısını bam diye yere fırlatanlar giriyorsa o fikir tamâm olmadı.

    En mühim meselelerden birisi de, “Yâ hû yanlış yapıyoruz,” diyenler kaldı mı? “Bu böyle olmaz, galiba yanlış yapıyoruz.” İstanbul’a Belgrad ormanlarından su getirilmesi amacıyla bendlerin yeniden imâr edilmesi işini, Rüstem Paşa ehline tevdi etmiş, bir Rûm mimâra. Kânûnî Sultan Süleyman, çalışmaları inceledikten sonra Rûm mimâra tâlimâtlar veriyor. Mimâr da denilenleri yapıyor. Rüstem Paşa,“Pâdişâh sana doğrudan tâlimât veremez.” diyebiliyor, sonradan Kânûnî’ye de mesajını ustalıkla vererek bunu ona da hatırlatabiliyordu. Meselâ, bugün, halife-i rûy-i zemîn de ortalıkta yok ama, maşallah, herkes, her işe karışabiliyor. Şehirler hakkında ciddî kararlar ancak emanetleri ehil olanlara teslim ederseniz verilebilir. İndî karar mercîleri, bu anlamda, ‘kapu’ olamaz. Adalet, yerli yerine koymaksa. Ve bir müddet adaletle hükmetmek kırk yıl nafile ibadetten hayırlıysa. Nasıl böyle olabiliyor? Meşveret ancak mevzûdan anlayanlarla olur, istişâre edilir, ama nihâyetinde işin ehli kendi kararını kendi verir. Bazılarına garip gelebilir ama halkın beğenisini bile ölçü alamazsınız. “Ama halkımız seviyor.” hiç bahane olabilir mi? Halkımız seviyor diye köprüye minibüs ışıklandırması yaparsanız, imam da camiden kayan yazılı ledle âyet, hâdis akıtır. Bu işler böyledir. Arkasındaki fikirde zırnık fark yoktur. Ya hû, bu medeniyetin bir renk ahengi dahi yok mudur?

    Elbet vardır ve diridir, Hayy ismi nûrunun sarısıyla parlamayı beklemektedir. İş ki onu arayan insanlar bir yetişse…

  • omer-yilmazOmer Yilmaz says:

    Celaleddin, okuyamadım hala. Listemde, okuduğumda mutlaka yorum yazacağım.

  • ahmet-turan-koksalAhmet Turan Köksal says:

    Celaleddin Çelik’in zihin açan yazısı üzerine ben de birkaç tespitte bulunmak isterim. Tespitler bir kuralın alt yordamı olmayıp tartışmaya açıktır. Ancak bu tespitler üzerinde durarak kendimize yol açabilir ve belki de ilerleyebiliriz. Yani “cami” ve “yeni” kavramlarını özümsemek için birkaç yoldan ileri gitmek yerine tek bir yoldan daha hızlı ilerlemek gereklidir.

    1- Caminin yenisi olur mu? Yani caminin yeni yapılması, ya da artık minaresi yapılırken tek bir kalıpla dökülüp sonra şerefelerinin süs gibi bir yüzük gibi konulması onun “yeni” bir cami olduğunu mu gösterir. Ataşehir Mimar Sinan Camii’nin mimarı Hilmi Şenalp bana da gönderdiği mektubunda camilerin yenilik göstergesinden çok, eski oran ve ölçeklerde, ecdadın gösterdiği hesap kitap ve oransal zevklere hitap etmenin öneminden bahsetmişti. Hatta “arşın” ölçüsünü örnekleyerek açıklamalarda bulunmuştu. Çok katılmadım görüşlerine. Keza bu tür eski ölçeklendirme sistemleri bir yapım felsefesine de bağımlı. Yapıda insan gücü çok kullanılınca insan ölçülerine göre yapı malzemeleri ve yapı üretim teknikleri kullanılırmış. Ataşehir’deki tamamen betonarme karkas Mimar Sinan Camii’nde kurulan kule vinçlerin beton mikserler ile gelen beton sayesinde belki de bir haftada bir minareyi dökmesini nasıl açıklayacaktır bu oranlar. Olsa ne olur olmasa ne olur.

    İşte bu cami gözümde bu inşaat fotosu ile bitmiştir müellifi kızmasın. http://rktr.co/1jXuVGV

    Kısaca caminin yeni olmasını sağlayan kesinlikle yapım teknolojileri ya da arşınla filan çizilmesi değildir. Eskinin taklidi olur yeni malzeme ile.

    2- Caminin formunun tamamen yenilenmesine karşı olan tepki neden vardır. Her şey değişti, okullar, çarşılar, ulaşım mekânları, hanlar, hamamlar… Cami neden değişmedi. Zaten tek mekânladır ayrıca hayatımızda her şey değişti ama namaz kılma şeklimiz değişmedi, değişmeyecek. Bu kurallar kitaba bağlıdır ve değişmez. Ya da “Bırakın da bir değişmeyen bu kalsın” yaklaşımından kaynaklı bu muhafazakârlık biraz da. Ancak ecdadın eskiden elişi göz nuru ile yaptığı süslemelerin tıpkıları, bilgisayarda kopyalanan ve plotterda kesilen şablonların içinin boyanması ile elde ediliyor. Fayanslar özel makinelerde üretiliyor. Halı desen, makine halısı hatta Müslümanın nerede safa duracağına da karışıyor.
    Sizce de değişmedi mi cami mekânları. Aynı mı kaldı? Megafon ve akustik. Klima ve pervaneler, tabii kandilin isini toplama mekanizmaları yerine geçen bilmem kaç vatlık ampüller, bilmem kaç tonluk avizeler. Bunlar mekânı değiştirmedi mi?
    3- Yeni nedir peki? Mimar Sinan “yeni” cami yapmış mıdır? Evet, yapmıştır. Kendi hayratı olan cami yenidir mesela, minaresi masiftir oyularak çıkmıştır ve ufacıktır. Kubbesi olmayan ama demirle betimlenen cami de yenidir. O zaman da yenidir, şimdi de yenidir. Tanım olarak “yeni” malzeme ya da detay yeniliği değil, yorumlama yeniliğidir. Keza Atraşehir Mimar Sinan camii bu yüzden eksiktir. Bu yüzden eskidir. Yeni değildir.

    4- Peki, camilerde biraz da zorlama form deneyenler yeni midir? Yenilik, farklı olmak mıdır? Yeni bir Süleymaniye yorumlanabilir mi? Ya da eski formdan bağımsızlığın ilan edilmesi yenilik kavramını geri getirir mi? Bu sorular sorulması gerekenlerdir.
    Yeni, örneğin sadece Cuma ve bayram namazında 3000 kişiye hizmet veren ve vakit namazlarında 30 kişiye hizmet veren camilerin modüler olarak ufalıp büyüyebilenidir. Ya da kubbesi kendi içinde bir gönderme içerip formsal olarak kimlikli olabilendir. Malzeme dışında gerçekten felsefi açıdan bu tür yenilik taşıyabilen camiler belki kubbesi belki de minaresiz olabilirler. Olurlar da.
    Önce yeninin ne olduğu konumuzda kafamızı yenilesek.

  • faruk-ozgokce1Faruk özgökçe says:

    Benzeri yazıların devamını dileriz Efendim. Bu arada Süleymaniye Cami ile Beyazıd Cami iç mekan görselleri arşivde karışmış sanırım.

  • hayati-binlerHayati Binler says:

    Bu meselede yenilecek çok fırın ekmek var. Meselenin gündeme getirilmesi iyi olmuş. Hususan Mehmet Server beyin yorumunu çok beğendiğimi ifade etmeliyim. Şimdi yazacak vaktim olmadığından daha önce bu konuda katıldığım bir programın videosunu müdakkik nazarlarınıza sunuyorum:
    https://goo.gl/MzjZhN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir