+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

Örovizyonsuzlaştırabildiklerimizden -mişsizcesine

8 Aralık 2016, 10:09
  defa okundu.

Teşbihte hata yoktur; örovizyonda sıfır çeksek bu kadar incinmezdik.

Örovizyonsuzlaştırabildiklerimizden -mişsizcesine

İşbu yazının başlığını bir çırpıda okunmayacak kadar uzun olsa dahi konuya "cuk" diye oturduğu için değiştirmeye kıyamadım. Ayrıca yine bu yazının konusu pek bir kabak tadı verdiğinden farklı ve pek anlaşılmaz bir başlıkla durumu yumuşatabileceğimi zannettim. Evet, evet bu bir Venedik Mimarlık Bienali yazısı. Hemen kızmayın, hemen okumaktan caymayın, boş vermeyin. "Bienaldeki sergi söküldü sen hala aynı teranedesin, aynı yerden ekmek yeme derdindesin, ne yazılacaksa yazıldı, ne söylenecekse söylendi, daha ne konuşuyorsun" demeyin. Hâlâ denecek bazı şeyler var. Belki de kendi kendimize itiraf edeceklerimiz öylesine yerli yerinde duruyor. Yazıyı geç yazdığım için bana kızmayın, bir değil birden fazla haklı mazeretim var. Hem artık üzerinden neler neler geçmiş, daha durulmuş vaziyetteyiz. Artık biraz daha sakin kafayla düşünebiliriz.

Venedik Mimarlık Bienali ve tabii ki Türkiye Pavyonu hakkında Türkçe ve yabancı basında ne çıkarsa takip etmeye çalıştım. Okudum çoğunu. Bienal uzmanlığım filan yoktur. Türkiye Pavyonu olmadan önce de gitmişliğim vardır. Ancak beni tanıyan tanır, bir mesaj çooookkkkk soyutlayarak sunulmuşsa anlamakta zorlanırım ve böyle gizli mesajları, tonlarca enkaz altından çıkartıp kıymetli bir maden gibi kabul etmekten pek hoşlanmam.

Örnek "Burada sanatçı aslında özgürlüğe ulaşmanın bir travmaya dönüşmesi sonrası, bir şekilde yıllar sonra ulaşılan özgürlüğün aslında gerçek bir tutsaklık olduğunu betimlemiş" diye yorum yapılan bir çalışmada benim tek gördüğüm; yüzlerce eskimiş ayakkabının misinalarla tavandan asılmış olması o kadar...(*) Evet, sanatçı nereden bulmuşsa yüzlerce eskimiş ayakkabı bulup, onu tavandan asmış. Yorumlara bakıyorum. Dil kullanımı üst düzey. Sanatçı birkaç yerde röportaj vermiş ve çoğunda "saçlarım şekil, önümden çekil" diyor. Fakat nasıl oluyorsa birileri, "zor erişilen özgürlüğün artık takıntı haline gelmesi yüzünden yan etkileri olabiliyor" diye bir yorumu tavana asılmış o ayakkabılara bakıp çıkartıyor ve tak diye masaya koyuyor. Vallahi ayakkabıların dizilmesi filan çok hoş, aydınlatma çok iyi. Çok da ilgi çekiyor, renklerin dağılım çok iyi fotoğraf veriyor ama yalan yok ben bu ayakkabılardan bu sonucu çı-kar-ta-mı-yo-rum.

Önceleri soyutlamadan anlamayan biraz da sanatla yoğurulmamış yani "yontulmamış" biri olduğumdan dert yandım. Uygulama projesi çizer, şantiyede ustanın başında durur, tesisatı sonra akmaması kokmaması için gerçekten defalarca kontrol eder yani realist açıdan ekmeğini kazanmak için "gerçek" bir sürü problemi bertaraf edip, farklı ve biraz da elimden geldiğince özgün tasarım içeren üretimler yapmakla meşguldüm. Bu gerçeklik beni kütükleştirmiş olabilir. Evet, "tavandan asılmış ayakkabılardan" bu söylenenleri çıkartamıyorum ben. Kendime kızıp duruyor, bu sanatsal auranın içine giremediğim için nasırlı ellerimi cebime sokup anlarmış gibi geziyorum.

Sonra dedim ki, niye yahu? Kaba da olsa bir beğenim var benim de. Neyin ne olduğunu bu denli dolambaçlı yoldan anlatırlarsa, ben de anlamam ki. Acaba bu salt benim eksikliğim mi?

Liselerdeki bıkkın Edebiyat öğretmenlerinin devamlı olarak başvurduğu klasik kompozisyon konusuna dayanmamalı bu yazı. "Sanat, sanat için midir? Halk için midir?" Ben ne bileyim ne içindir. Onu sanat yapana sorsanıza; derdi nedir ve ne minvalde bunu soyutlamaktadır. Soyutlama ne derece sanatın bir parçasıdır. Gidip ona sorun. Bana neden giriş, gelişme sonuç yazdırıyorsunuz?

Vallahi çok samimi olarak itiraf ediyorum işte. Bienallerin sosyal kelebekleri arasında kanat çırpsam da hala "Ne ki şimdi bu?" diyenlerdenim. Artık kendimi eğittim, bunu düşünürken kimseye çaktırmamak için dudaklarımı bile oynatmıyorum. Kaba saba halim, sanattan anlamaz tutumum belli olmasın diye.

Şimdi bu cepte, ikinci konuya geçelim.

Neydi o öyle yahu? Evde tam takım ailecek örovizyon şarkı yarışmasını izlerdik. Seksenlerin önemli aktivitesiydi ve sonra sonra bu yarışmayı aslında kimsenin takmadığını öğrendik. Ben Kıbrıs meselesinden tutun, hangi ülkeyle ne gibi siyasi çekişmemiz olduğunu hep bu yarışmaları izlerken öğrendim. Şu anda siyasilerin Avrupa medeniyetlerine "posta" koyduklarında alkışlayanların bilinçaltındaki temelleri işte bu yarışmayla şekillendi. Avrupa ülkelerinin hepsi ama istisnasız hepsi bizim büyümemizi ve gelişmemizi istemiyorlar. Bakma sen, bizden hep korkuyorlar. Bir birinci olsak var ya, nasıl da yıkılır bunların medeniyetleri.

O sırada heyecan dorukta, Türkiye'nin sırası geliyor. Çetin Alp, Opera'yı söyleyecek. Yıl 1983.

Arkada opera kıyafetleri ile anlamsız ve müziğin ritminden bağımsız şekilde 90 derece sağa sola dönenleri gördükçe şaşıyoruz ama taktik de hoşumuza gidiyor. Avrupalıları, onların silahları ile vuracağız. Opera deyince akan sular durur ya, Çetin Alp de Türkiye'nin aydınlık yüzünü onlara göstererek, arkadan dolaşmış ve iki puanı kapmış olacak. Ne iki puanı? İki puan bile veren olmuyor, Türkiye sıfırı çekiyor, hiç puan alamıyor. Sonra moral bozukluğu, yine bize karşı yapılan komplolara ve tek dişi kalmış canavar olan batı medeniyetinin kaypaklığına sıra geliyor. Hiçbirimiz de demiyoruz ki; "Siyasetten öte, şarkı kötü galiba ve o yüzden hiç puan alamadık". Demiyoruz işte, öyle eziğiz, zengin mahallesinde pek ciddiye alınmayan kalabalık kapıcı ailesinin çocuğu modundayız ve hepsine küsüyoruz. Gelecek sene her şeyi resetleyip balık hafızasına sahip şekilde aynı heyecanla televizyon başına oturacak kadar da safız.

Sonra bu sıfır çekmeler yerine az biraz puan aldığımız yıllar oluyor ve sonra o incecik vücudu ve güzel suretiyle bizi etkilemiş olan Şebnem Paker, üçüncü oluyor. Sonra da Sertap Erener birinci oluyor. Böylece örovizyona olan ilgilimiz bu şekilde sönüyor. Artık çok ilgilenmiyoruz zaten yarışma da büyüyor, şişiyor heyecanını kaybediyor.

Bu da cepte.

Şimdi yeniden gelelim Venedik Mimarlık Bienali'ne. Genel olarak yorumları okuduğumu söylemiştim. Çoğu kimse, ilk gezdiğinde ne düşünürse düşünsün, halka açık olarak yorum yaparken ne İKSV ile ne de seçici kurulla ve Teğet Mimarlık ile kötü görünmemek için dikkatli davranıyor. Bazılarıysa gülücükler dağıtıp, Darzana'nın ne kadar şiirsel olduğunu filan söylüyor.

Ben açıkçası önyargılı değilim. Darzana'yı gittim gördüm. Uzun sayılacak bir zamanı da Türkiye Pavyonu'nda geçirdim. Tersaneleri az çok bilir ve ihale sürecinde projesiz, plansız ihale edilmesini eleştiren ulusal gazetelere yazı yazmış biriyim(**). Tersanelerin bu şekilde kamuoyundan gizli ve ne olacağı bilinmez halde ihale edilmesine karşıyım. Ne olacağını bilmiyoruz. Müelliflerden Teğet Mimarlık ise gizlilik anlaşması dahilinde ser verip sır vermiyor. Bu gizli saklı çalışma (Ertuğ Uçar'a göre yatırımcının en büyük hakkıymış ve bunun sorgulanmasına şaşırıyor) nedense "Gelin de beni görün, merak edin bakalım" dercesine Bienale katılıyor.

Şimdi eğri oturun doğru okuyun. Bu Darzana işi Haliç'teki gizli saklı port projesinin ENTELEKTÜEL BİR ARINMA parçasıdır. Eğer bu şekilde hem de uluslararası bir düzeyde aklanma, köpük köpük şampuanlarla, foşur foşur sularla yıkanma sonrası iyi bir halkla ilişkiler sağlanabilirse proje hem kabul görür hem de Avrupa'ya bağlanmış olur. Yatırımcının sosyal sorumluluk angaryası da aradan çıkıverir.

Fakat olmadı. Daha başında bu işte bir yanlışlık olduğu ortaya çıktı. Teğet'te büyük bir sessizlik hakimken, birkaç röportajda anlatıldı ve gizli saklı olmanın yatırımcının en doğal hakkı olduğu beyan edildi. Eh, madem projenle övünüyorsun ve hatta bunu uluslararası bir etkinliğe bağlıyorsun, o zaman çıkar tüm projeleri başlayalım fikirlerimizi beyan etmeye. Yok, amacın gizli saklı iş yapmaksa neden kendini bu yolla aklayacağını zannediyorsun. Daha ilk eleştirilerde Teğet hemen kapandı. Hatta Mehmet Kütükçüoğlu tüm eleştirilerin DEĞERSİZ olduğuna hüküm verdi. Bir dakika yahu, daha eleştirmemiştik aslında. Yani daha baştan kulağını tıkayarak, bir de ağzıyla ses çıkartarak eleştirileri duymayacağını sanıyor. Kendisine birileri demiş mi bilmiyorum ama bu davranış kişinin genel eleştiri çevresinden kendini üstte görmesi gibi algılanıyor. Tabii soruyoruz: Mehmet Bey neden kendini biz fanilerden üstün görüyor? Ne üstünlüğü var?

Ya da Mehmet ve Ertuğ dese ki, tamam tek yönlü röportajlarla olmuyor, şu ve bu kişilerin kötü niyetli olmadıklarını biliyoruz. Onlar sorsun, biz cevaplarız gibi kendilerinden emin bir AÇIKLAMA yöntemini bile uygun görmüyorlar ki aslında ne kadar şeffaf olurdu.

İKSV jürisi de pek bir alıngan çıktı. Uğur Tanyeli "alternatifsiz" bir jüri üyesi olduğunun rahatlığıyla bu işle Haliç'teki garip ihalenin bir alakası olmadığını iddia etti. Hatta çok garip bir tanımla bunu ima edenin ne büyük bir açmaz içinde olduğunu ondan beklenmeyecek bir üslupla yanıtladı. Yine kimse Uğur Bey ile kötü olmak istemiyor. Belki akademisyen ve bir alternatifi kaybetmesin, Bilgi Üniversitesi'nin dekanını eleştirmesin, oranın kapıları kapansın istemiyor (Öyle olacaktır demeye niyetim yok ama eleştirmeye korkanlar böyle düşünmektedir belki). Ya da başka bir tahminde bulunayım, en basitinden bir etkinlik yapılacaksa, çağırınca Uğur Bey gelsin istiyorlar. Ne bileyim işte, bu ve bunun gibi sebeplerden olsa gerek kimse pek öyle sert eleştirmiyor. Uğur Tanyeli de öyle, örneğin Mehmet kadar eleştiriye kendini kapamış değil ama artık bu konu onun için kapanmış durumda. Bir dahaki jüriye kadar ilgilenmez bile. Her şey süper zaten...

Ha bizim pavyon güzel fotoğraf veriyor. Zaten ben de gittiğimde çektim yüzlerce kare. Sonra başka pavyonlardan da değil, sadece mekândan fotoğraflar çektim. Onlar da iyi çıktı. Demek ki bu mekanda iyi fotoğraf veren bir heykelimsi enstalasyon çok da elzem bir şey değilmiş. Yazının içindeki fotolar bana aittir ve serginin kendi mekanının fotojenik olduğuna örnektir.

Tema var kardeşim, tema. Bu tema ilk kez biraz da farklı şekilde ortaya konmuş. "Cepheden bildirmek". Her iş, her pavyon aslında bir cephe ve buradan bilgi verin diyor.

Türkiye'de mimarlık adına her şey süt liman ki, o temaya hiççççç dokunmayacak şekilde, tersane isminin kökeni filan derken, konunun Venedik Tersanesi ile Haliç Tersanesi'nin kardeş olduğuna bağlanıyor. Başka tema olsa da olurmuş. Sonraki Bienal'e de uygun bence. Venedik yine tersane olarak kültürel hizmet verirken, Haliç Tersanesi yoğun bir yapılaşma ile (ne kadar yoğun bilmek olanaksız) ticari olarak hizmet verecek. Yahu bu iki durumu nasıl bağdaştırabiliyorsunuz, hem de gizli saklıyken? Nasıl bu serginin gizli saklı çizilen projeyle alakası yok diyorsunuz? Nasıl bir "entelektüel güzellik" için yoğurulup kendinizi rahatlatmışsınız? Nasıl yahu?

Aslında cepheden bildirmek konusunda başarılı. Bizim cephe işte bu kadar kaypak. Sanırım iç yüzünü bilen bizler için çok doğru bir biçimde sunuluyor.

Şimdi bütün ceptekileri birbirine bağlayayım. Bu bir sanat bienali değil, misinayla asılmış ayakkabılar gibi, tersaneden çıkma genelde kalıp için kullanılan ahşap parçaları rengarenk yağlı boyayken, zımparalayıp öyle bir gemi gövdesi çıkacak şekilde asmak fotoğrafçılar için iyi poz veriyor. Fakat kullanılmış ayakkabılardan ne çıkardığımızı yardımsız bulamıyorken, bu parçalı gemi gövdesinden ne çıkarmamız gerektiğini bulamadım ben. Yine benim kaba sabalığıma verin. Bu işi yere göğe sığdıramayan köşe yazarlarına sorun, onlar anlatsın şiirselliği size. Ben pes ettim.

Arada ülkemizde bir de darbe kalkışması oldu. Cephe mimari anlamda da farklı hale geldi ama zaten cepheden doğru dürüst bir haber verilmediği için eksik görülmedi.

Haa, cepten çıkan bir de örovizyon meselesi var. Bienal bir yarışma değil. Pavyonlar yarışmıyor ama sadece iki sefer katılan Türkiye'nin mimarları, bizler örovizyon izlemiş gibiyiz, yalan yok. Bizim cepheden bildirmesi gereken pavyonumuz, entelektüel bir arınma peşinde, temayla bağ kuramamış bir enstalasyon olunca, Çetin Alp'in Opera'sından farksızlaşıyor. Avrupalıları, onların silahıyla vurmak gibi bir şey. Arsenale, Venedik'te su baskınları yüzünden sıkıntılı, bizdeki tersanenin sıkıntısı ne peki? Madem bağladık, soralım bari. Bizde tersane çok mu iyi durumda? Şiiiiişttt, fazla kurcalama. Yatırımcı projeyi açık etmezse etmez, ihaleyi aldı ya en kral o şu durumda. Bir de küratörlerin beğenmeyeceği eleştiri yapmak da ne oluyor canım. Hiçbir eleştiri onların beğenisine uygun değil ki, üzerinde yorum yapmama rahatlığına sahipler.

Kısaca teşbihte hata yoktur; örovizyonda sıfır çeksek bu kadar incinmezdik.

Cepheden bildirmek derken; Sevilen bir yazar, Rusya'da fikirleri yüzünden Sibirya'ya sürülecek. Sevdikleri, arkadaşları "mektup yaz" diyor ama sıkı sansür de var. Diyorlar ki sorun varsa kırmızı mürekkeple yaz, yoksa mavi ile yaz. İlk mektup aylar sonra geliyor, hem de mavi mürekkeple yazılmış. Sevenleri umutlanıyor. Yazar, ona çok iyi davrandıklarını, hiçbir kötülük görmediğini yazmış, maviyle hem de. Çok mutlu oluyorlar en son satıra kadar. Yazar mektubun sonunda diyor ki, "Burada her şey çok iyi, her istediğimi hemen bulup bana veriyorlar, bana çok iyi bakıyorlar ama bir türlü kırmızı mürekkep bulamadık başka da bir sıkıntım yok."

Bitti.

(*) Herhangi bir bienalde ya da sergide buna benzer bir çalışma görmedim. Bütünüyle benim salladığım bir örnek. Buna yakın bir şey varsa büyük tesadüftür. Kimseyi hedef almamak için konuyu salladım. Eğer bir şeyle örtüşürse gerçekten güzel sallamışımdır. Öyle deyip geçelim lütfen.
(**) Tersane-i Amire değil, "amir"e tersane...

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!
Mert Ekin / 13 Aralık 2016, 12:23
Cem bey, timeline'da sorun var. İnşaat başlarken tabi bileceksin, o zaman zaten çok geç. Yada Moskova'daki strüktür onayı, lokal Proekt içeri girerken ruhsat onayı için tabi ki biliniyor proje ama yine geç. Benim bahsettiğim konsept ve ön avan sırasındaki en baştaki gizlilik, bu standart ve global birşey. Bunun üzerinde anlaştıktan sonra her proje sunulur dışarıya, sen o 2 zamanı karıştırıyorsun. Teğet'ten iş almak falan komik olmuş, ben genelde iş veriyorum siz mimarlara, merdivende bir hayli yukarıdayım yani, tırmanışta kolaylıklar :) Layer Cake'i çok severim, hem kendini hem de filmini, şunu tavsiye ederim: https://goo.gl/hKlG6r
 
Ahmet Turan Köksal / 13 Aralık 2016, 12:17
Vallahi Mert Bey öyle bir konuşuyorsunuz ki gören de akademide hocamızsınız filan sanır.
Neyse hatırlatmaya gerek yok, yeni mezun ve tartışmayı heyecanı yüzünden dağıtan yeniyetmelerden değiliz. 10 yıllık her gün bundan daha keskin tartışmaların olduğu Arkitera Forum'un yöneticisiydim ben. sevenimiz de oldu o oransa sevmeyenimiz de. Çok tıfıl sayılır mıyız bilmiyorum ama siz galiba "İdrak edin kabullenin, sonra süreçlere bakın" filan... Peki efendim...

Yok ben tecrübeye bakmam bilerek olayları manüpile ederim diyorsanız o iş pek öyle olmadı şimdiye kadar. Pek bir değer yitiriyorsunuz ama bu da bir Internet kültürü işi. Troll demeye dilim varmıyor.

Neyse...
 
Mert Ekin / 13 Aralık 2016, 12:10
hemen alınmayın, saldırganlık değil bu, tartışıyoruz, bu kadar olacak. bu memlekette kimse diğerini incitmeyeyim diye birşey demiyor, konuları açmıyor. doğrudur, odak kaydırma olmuş olabilir, tartışma tarzım bu, konuları açmaya seviyorum, oradan buraya kaymayı vs. siz mimarların egoları çok yüksek, çok da alıngansınız, biraz rahat olun, dalaşın tartışın zarar gelmez. ama önce egoyu sıfırlayın, çok da matah bir meslek değil sizinkisi, eski bir meslek sonuçta, o nedenle yeni teknolojilerin hep servis vereni garsonu olarak kalacaksınız. philip johnson'ın bir lafı vardı mimarlık pratiğiyle ilgili başka bir eski meslekle ilişkilendiren, adamın işlerini sevmem ama o lafı en iyi dediği şey, önce o durumu bir idrak edin kabullenin, sonra ona göre süreçlere bakın tavsiyemdir...
 
Ahmet Turan Köksal / 13 Aralık 2016, 12:03
Bu arada Mert Beyi anlayamıyorum. Moskova sürecini bilmiyorum. Bilmediğim konuda bir şey diyemem. Fakat benim yazımda ne kadar çok geçmeyen konu, husus varsa beni töhmet altına bırakmaya kalktı. Kanıtları aşağıda.

Diyorum ki yazıda söylediğiniz bu şekilde bir cümle ya da anlam yok. Sanki yazmamış, böyle bir ithamda bulunmamış ya da hafife almamış gibi hooopp başka konuya geçiyor.

Önceki yorumları daha iyiydi. Bu konuda bir sıkıntısı mı var bilmiyorum. Benim yazımde olmayan çoğu şeyi varmış gibi yazıp sonra da yaladı yuttu.

Tek tek çıkartmak zaman kaybı ama yine de varsa bir derdi bizimle paylaşmalı. Neden bu kadar saldırgan.

Neyse. Benim hür fikrim bu.
 
Cem Y. / 13 Aralık 2016, 12:03
AKM yerine sipariş edilen projenin detaylarını şans eseri araştırmacı biri ifşa etti de görebildik. Sonrasında paylaşımdan kaldırıldı. Bakan çıkıp AKM yerine projemiz hazır diyor. Yüksekliği ne, işlev şeması ne, amacı ne açıklanmıyor. Hadid'in Aliyev merkezi süreci ile bunu bir kıyaslayın aynı mı?
 
Cem Y. / 13 Aralık 2016, 11:55
Yorumlarınız eleştiri ya da cevap niteliğinde değil, yalnızca konuları laçkalaştırıp odağı kaydırmaya çalışıyorsunuz.
 
Cem Y. / 13 Aralık 2016, 11:53
Mert Bey, tasarım sürecindeki gizlilik tasarımcıyı, yatırımcıyı, işi ve rekabet ortamını korur. Ancak projenin kentsel kararları açık bilgidir. Şu an devam etmekte olan bir çok gizlilik anlaşmasına tabi iş var dahil olduğum, ne kadarı açık ne kadar gizli bilgidir bir öğrenmenizde fayda var.
-mış / -miş ile ahmakça sallayacağınıza işin özünü öğrenmenizi tavsiye ederim. Genplanlar, cepheler, strüktürler ayrı ayrı mercilerden onaydan geçer burada. Son onaylar alınmadan paylaşım zaten doğru değildir. Bahsettiğiniz proje şehir mimarları tarafından normlar nedeniyle defalarca reddedilmiş ve defalarca Foster tarafından revizyona uğramış bir proje. Ve henüz tasarım sürecinden bahsediyorsunuz.
Shard'ın yükseklik, form ve işlevini inşaat başlarken hepimiz biliyorduk. Ofis bölmelerini size açıklamamaları kamuya gizli proje demek değildir. Kamuyu ilgilendiren kararlar paylaşılır.
Haliç bunlardan çok farklı işleyen bir süreç. Teğet'ten iş mi almaya çalışıyorsunuz bilmiyorum ama, lütfen daha çok bilgilenin. Ya da hakim olmadığınız konularda yorumlarınızı kendinizi küçük düşürecek ve konuyu bilenlere hakaret edecek kadar keskin yapmayın.
 
Mert Ekin / 13 Aralık 2016, 11:08
Cem bey, belli ki süreçler hakkında yarım bilginiz var, işte en kötüsü de bu, yarım cahil yada yarım bilgili olmak, memleketin en büyük sorunu. Foster'ın Russia Tower projesi yapılırken Foster Londra ofisi içinde bile gizlilik varmış, projede çalışan 10-15 mimar dışında projeye bilen yokmuş o zaman dünyanın en yükseği olacağı için, proje ana merkez binadaki açık ofiste değil, yanda kiralanan bir binanın şifreyle girilen özel bir odasında geliştirilmiş, tüm danışmanlarla gizlilik sözleşmeleri vs. Ne zamanki Putin'den başlayıp Luzhkov (belediye başkanı), Kuzmin (şehir mimarı), Sirota (Mosproekt'te Moscow-City bölgesi mimarı), Tkachenko (Genplan mimarı) vb. tüm otoritelerden izinler ve onaylar konsept ve avan projeler üzerinden alınmış o zaman bürokratik olarak gereken süreçlere sokulmuş proje, zaten imajları da uluslararası ortamlarda paylaşılmış. Yani bahsettiğiniz tüm sunumlar, malzemeler tasarım bittikten sonra ortaya çıkmış. Ha şu doğru, Rusya Türkiye'den daha ileri bir memlekettir, bazı konularda daha şeffaftır bile denebilir (bazılarında ise çok daha kapalıdır). Ve Rusların en büyük becerisi de size bir cephe sunup işlerin düşünmelerini istedikleri şekilde yürüdüğünü sandırırken arkadan çoktan başka metotlarla halledilmiş olmasıdır, süreçleri tam idrak edememiş olan tecrübesizler de buna kanarlar. Moskova , İstanbul'u geçelim. Londra'da Foster Swiss Re/Gherkin'i yaparken canı çıkmış, o form belli korunacak binalara yaklaşmamak, kamusal alan bırakmak, yüksekliği daha az göstermek için o şekilde yapılmış. Sonra yine o civarda yapılan yeni kulelere yada Shard'a Walkie Talkie'ye bakın, nerede o şeffaf "demokratik" anglo-sakson süreçleri yada sonuçları? Burada çok daha büyük güçler, konular var, yine onları idrak etmek için oturup ekonomi, sosyoloji, politika, tarih, felsefe okumak biraz anlamak gerekiyor. Mimar mimar sallayıp tutmak kolay...
 
Ahmet Turan Köksal / 13 Aralık 2016, 10:39
Bu arada pek gözden kaçan konu şu

Star Mimaları kıskanıyoruz
Onlara imreniyoruz
Özel bir durumları ve üretim yapmak istiyorlar
İş sonunda dönüp dolaşıp "dark side" a varıyor.
Bunu eleştirmek için onlardan ya da o çevreden iş almayan biraz da cesur kişilere ihtiyaç var
Bu kişiler ayrıca dikkate alınmayabiliyor.
Yazı yazıyorlar bir işe yaramıyor
Kötü oluyorlar
.
.
.

Bu böyle gidiyor. Gidiyor da Cem Y.'nin dediği gibi

PROJELERİN GİZLİ SAKLI TUTULMASI DA NEDİR?

Bir de üzerine gidip aynı projeyi uluslarası arena da sunmak ama "süprizli sonunu söylemem" demek.

Aslında yazdıklarımı, metaforları kim cesur kim yalaka filan bunları burakıp tek sorgulamamız gereken bu.

Star mimar MÜŞTERİSİNİN YATIRIM BİTMEDEN PROJEYİ SUNMAMA HAKKI olduğunu söylemesi ve bunu savunması....

İşte unutlulmayacak ve affedilmeyecek budur.
 
Ahmet Turan Köksal / 13 Aralık 2016, 10:34
Ben Emre Özdemir'in ikinci önerisinden yanayım. Çünkü birinci önerideki "öğretme" meslesini kendileri de belki bilmeden edindikleri için ve tabii kabul etmedikleri için uygun görmeyebilirler.

Çoğu durumu doğru özetleyen bir yazı olmuş.
 
Tüm Yorumları Göster
 
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Görüşler