+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

Titrerim Mücrim Gibi İstikbalime Baktıkça

7 Aralık 2015, 08:59
  defa okundu.

Archiprix, çok mimarlık, az biraz durum değerlendirmesi.

Titrerim Mücrim Gibi İstikbalime Baktıkça

Yeni mezun aday adayı, çok öğrenci, az biraz mimar olmaya çalışan biri olarak azıcık serzenişte bulunacağım izninizle.

Kafama ağır modernizm attılar. Ağzım burnum dağıldı, yılmadım. Maket bıçağının ucunun kırılabildiğini öğrendiğim bir kuruma saygısızlık edemezdim. "Less is more"u ayet bellettiler. Yılmadım. "Az iyidir ya vallaha" filan dedim.

"Kemik gözlük; abartılı cümleler; iddialı yapılar; mega mega egolar" dediler. "İyi" dedim "olur ben köşede beklerim". "Yeşili akıt, kamusal alan yaz aşırı kolektif olacak, yeni moda bu, sosyalizmden dem vur canım işin albenisi bu" dediler. "Ay olmaz mı kız dedim, saçım sarı gözüm mavi güzelliğim Avrupai en albenilisi benim" dedim. Yılmadım.

Ama 4 Aralık 2015... Çizdim oynamıyorum (!)

Malumunuz Archiprix - TR Mimarlık Öğrencileri Bitirme Projesi Ulusal Yarışması bu sene 20 yaşına girdi. İşte tam 4 Aralık 2015'te ödül töreni, bir kubbenin dörtte biri kadar da kolokyumu oldu.

Archiprix - TR Grubu'nun Amaçları:

3.1. Genç ve yetenekli mimarlara meslek icrası için şans oluşturmak,
3.2. Türkiye'deki Mimarlık öğretim kurumları arasında rekabeti arttırmak ve kurumların eğitim kalitesini tartışma ortamı yaratmak,
3.3. Bu alanda faaliyet gösteren firmalara, daha iyi genç yetenekleri bulma şansı sağlamak,
3.4.Türkiye'de Mimarlık mesleğinin kamuya tanıtımı ile itibarının yükselmesine katkıda bulunmak,
3.5. Uygulama alanı ile okulların karşılıklı ilişkisini güçlendirmek için ortam yaratmaktır.

Bu amaçlara binaen her sene Archiprix - TR Mimarlık Öğrencileri Bitirme Projesi Ulusal Yarışması açılır. Çünkü bitirme projesi artık senin nasıl bir öğrenci olduğunu değil nasıl bir mimar olacağını gösteren ID karttır. Önemlidir.

Ulusal platformda bir ses getirilebilmesi, eleştirebilmesi, üzerine konuşulabilmesi büyük bir şanstır.

Sitesinde 2004 tarihine kadar ödül alan ve katılan projeleri görmeniz ve incelemeniz mümkündür. Bu projeler arasında kabataslak kısa bir değerlendirme yaparsak 2004 den bu yana verilen 99 ödülün 38'nin başlığı müze ve kültür merkezi, 4 tane kütüphane projesi, 2 tane de hastane projesi var. Son birkaç yılda deneysel projelerde yer almaya başlamış.

Giderek artan kültürümüzü bitirme projelerimizde aşırı yansıtıyoruz anlaşılan. Kültürümüzün temeli müze tasarlamak, müze tasarlamak, en güzel müze tasarlamak. Ama öğrenci olarak bir sır vermem gerekirse müze yapmaya bayılırız. Harika efektli renderlar alır, plan çözümünde sıkıntıya düşersek "Amaaaan geçici sergi alanı yaz gitsin" diye telkinde bulunuruz birbirimize. Vaziyet ölçeğinde de bulduğumuz yere "hobaa kamusal alan hehe" deriz köşelere çekiliriz. Aşırı tatlı yani.

Gelin görün ki gündelik hayat pratiği Henri Lefebvre'den birkaç alıntı yapmadan öteye gidemedi aramızda. Tam da felaketler üzerine felaketleri yaşarken. Mülteci sorunu, yaşama hakkı, savaş, kentsel dönüşüm. Hamurumuza ağır ağır bir güzel katılmış bu sorunların içerisinde biz hala şık kabuk tasarımları, harika müzeler üzerinden mimariyi değerlendiriyoruz. Ee, "Ekmek yoksa pasta yesinler."

Gelelim 4 Aralık Archiprix 2015 kolokyumuna:

Kolokyum moderatörlüğünü jüri başkanı Nur Çağlar yaptı. Çalışma sürecinin nasıl zorlu geçtiğinden, 170 projenin hepsini en ince ayrıntısına kadar değerlendirdiklerinden bahsetti.

Ardından sözü Kerem Yazgan aldı. Kerem Bey öğrencileri beğenmemişti "Nerede kesitiniz, görüşünüz?" dedi. Klasik sunum dilinden vazgeçmeyin diye uyarıda bulundu. Birinciyle ikincinin arasında kaldıklarını söyledi. Ama birinci projede araştırma ve yapma tekniğinin gelişmiş olduğundan bahsetti.

Sonra Brigitte Weber söz aldı. "Bütün jüri üyeleri arkadaşlarımdan farklı olarak ben bu yarışmaya katılan arkadaşları öğrenci değil birer mimar olarak değerlendiriyorum" dedi. "Less is more' cümlesini ve söyleyen mimarı unutmayın" dedi.

Ardından Alexandros Kallegias söz aldı. Birinci projenin etkilerinden bahsetti. Memnundu. "Less is more bazen 'bore'dur" diyerek Brigitte Weber'e göz kırptı.

Raportör Işıl Ruhi Sipahioğlu ise "Etkileyemezdim ama gönlüm hep birinciden yanaydı" dedi.

Sonra sorulara geçildi.

Ön saflardan bir katılımcı "Birinciyi birinci; ikinciyi ikinci yapan nedir?" diye bir soru yöneltti.

Bu soruda aklımda kalan Kerem Yazgan'ın cevabıydı. "Birinci konteksti konusunda zayıf kalmıştı, nerede olduğu belli değildi ama..."

Sonuç olarak hala biçim biçim biçim konuşuyorduk. Kentte girdisi, sosyal sorumluluğu, gündelik hayattaki yeri ve duruşu. Sanırım ben 6. Senelik öğrencilik hayatımda her şeyi yanlış anlamıştım. Nefes nefese kaldım. "Lan bi de bunları anlamak için 6 sene daha mı okuyacağım? " dedim ve parmak kaldırdım. "Sorum var, sorum var"

"Mimarlık şık bir kütle mi? Mimaride yaşantıyı yok mu sayıyoruz artık?" dedim. Telaşlıydım, bi 6 sene daha okursam ailemin beni evlatlık vereceğinden korkuyordum. Ve devam ettim "ödüle layık görülen projelerden anladığım." Kerem Yazgan gerçi soruma cevap vermişti ama ben emin olmak için soruyordum. "Konteks bu kadar önemsiz mi kentte, dokunuşu hep mi yok sayılmalı yapıların? Bununla paralel olarak mimari hünerlerimizi sadece müzelerde mi gösterebiliyoruz ki ödüller hep müze projelerine gidiyor. Yaşantı pratiğini en iyi müzelerde mi algılayabiliriz?" Vs vs... heyecandan gerisini hatırlamıyorum.

Alexandros Kallegias beni sanırım dil farkından dolayı yanlış anladı. Gündelik hayat dedim bana dedi ki mimarlığın tüm gücünü müzelerde gösterebilirsin fark etmez ki yaşantı dedim kendisinden cevap alamadım ya da ben kaçırdım özür diliyorum aklımda hala evlatlık verilme mevzusu vardır.

Brigitte Weber "Bir mimari nesne illa kentle bir bütün halinde olmak zorunda değil heykelsi olarak da kendini var edebilir örneğin Frank Gehry'nin Bilbao'daki müzesi. Kentin turizm yönünde bir simgesi haline geldi. Bunu unutmamak, es geçmemek gerekir," dedi.

Bu sırada ben 3 kulhu 1 less is more okuyordum (ki Brigitte Weber 10 dakika önce kendisi hatırlatmıştı bana).

Kerem Yazgan cevap vermedi sıra Nur Çağlar'a geçti "Bu sene gönderilen projelerin yüzde 70'i müze projesiydi. Bizde ilk başta bu durumu yadırgadık. Çünkü müze bir mimarın yapmaya çoğu zaman fırsat bulamadığı bir yapı türü. Örneğin Brigitte hiç müze yapamadı. Ama her şeye rağmen ben seçilen projeden aşırı mutluyum," diye sorumu yanıtladı.

Ben hala anlamamıştım, önümde 6 sene ve üvey bir aile var mı yok mu diye. Konunun sadece müze üzerinden ilerlemesi benim hatam mıydı -ki kendimi iyi anlatamamış olmamdan kaynaklı- bilemiyorum. Lakin kafamda şu tür deli sorularla yalnız kalmıştım:

1. Önceden de belirttiğim gibi yaşanılan şartlar ve değişen dünya çapında bizde mimarlık eğitimi alanında atölye konularında bir reforma gitmemiz gerekmez mi?
2. Yarışmalar bunun yolunu açmayacaksa reform nereden ve nasıl başlayabilir?
Takip ettiğim kadarıyla uluslararası yarışma örnekleri (özellikle öğrenci bazlı yarışmalar) felaket senaryoları, kentsel dönüşümler üzerine yoğunlaşıyor. Peki, Türkiye tüm bunların içerisindeyken mimarlık ortamı bu duruma neden bu kadar uzak?
3. Bir kenti, kent yaşamını, politik yönünü ele almadan bir yapı nasıl kendini var eder: Heykelsi olarak mı? Turizm simgesi; tüketim nesnesi olarak mı?
4. Mimarin rolü sadece elitist varlığını koruyup hayattan elini ayağını çekip ne kadar hünerli olduğunu mu göstermek?

Bu sorularım burada dursun. Belki ilerleyen vakitlerde bir büyüğüm kulağımı büker de ben de cevap bulurum. Zira yarışma ortamları henüz bu konuda tatmin eden cevaplar vermedi şu zaman kadar. Archiprix 2015'ten ümitliydim ama olamadı.

"Birinci ya da ikinci proje için oy kullanmak. İşte orada hayat görüşü devreye giriyor. Hayatı nasıl anlamlandırdığınız..." Kerem Yazgan birinci projenin seçimi sürecinde böyle bir cümle kurdu. Aslında ben de konuya aynı böyle yaklaşıyordum. Bu seneki jüri üyelerini düşününce ortaya çıkardıkları mimari ürünler Ankara'da çok hissedilir düzeyde. Mesela Eskişehir yolu. Albenili şık rezidanslar; alışveriş merkezleri. Ve benim hayat görüşüm Eskişehir yolundan en kısa sürede kaçmak üzerine.

Daha yirmili yaşlardayız. Yeni mezunuz. Dünyayı değiştirebileceğimiz yalanına az biraz inanıyoruz. Bu kadar elitizm ve hayattan kopuk alana nasıl; ne ara girdik bilmiyorum. Yanılıyorumdur belki ama dediğim gibi Archiprix 2015 kolokyumu bu konuda kalbimi kırdı. Şimdi en çok ben müzeyim, buyurun kanıtı.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!
CC Go / 6 Ekim 2017, 20:09
gol
 
Nilgün Ince / 18 Aralık 2015, 12:49
Mimarlığın ne olduğunu bence iliklerine kadar öğrenmişsiniz ,sadece maket bıçağının kırılabildiğini değil yani...Dünyayı değiştirebileceğinize eminim..Tebrikler ,güzel yazı...
 
Volkan / 9 Aralık 2015, 23:13
Degerli Genç meslektaşım,

Öncelikli yazım dilinizin akıcılığı ve muzipligi benim hoşuma gitti. "Yirmili yaşlarınizin heyecanı" ile yazdığınız yazının; Archiprix gibi bir baba mirasını büyük bir özenle devam ettiren Selim Vanli'ya dokunmuş olması beni üzdü.
Ve ben de (beni uzun suredir üzen ve tahminen sizi de uzecek) bazı şeyleri size farkettirmek istedim..

Lütfen farkediniz ki Doğan Hasol'un açılış konuşmasında çok üzülerek vurgu yaptığı gibi 5 büyük avrupa üniversitesinin toplamından fazla (141 adet) Mimarlık Bölümünün acildigi bir ortamda mezun oldunuz...

Evet, Türkiye'de her alanda olduğu gibi kalitesi düşmüş; Akademik Personel ve teknik açıdan uluslararası normlara göre yetersiz bir akademik-egitim ortamında yetistiniz. Mezun olduğunuz ortamda ne kadar çok mimarın mezun olacağını ve kaçının tasarimci olarak proje yapmak yerine ara personel olarak çalışacağını bilseniz çok uzulurdunuz.

Umarim yazmaya olan ilginizle akademisyen olursunuz. Evet akademik ortamimizin sizin gibi yaratici heyecanlı yazarlara ihtiyacı var... 2-4 sene sonunda master derecesi; 4-6 sene sonra doktora ve ardından 8-15 sene sonra profesör bile olursunuz. Ve bu arada birsürü gecelerce hazirlanan tezler, sunumlar, okumalar, organizasyonlar sonrasında sizi bir jüriye başkan yapacak yetkinlikte bulurlar umarım.

Ya da herseyi göze alıp mimarlik ofisi acarsiniz. dünya normlarında projeler tasarlar sonra bunları, bırakın "temel tasarımı",  temel insanlık eğitimi bile almamış idarelerle, işverenlerle ayaklandirip ofisinizin kirasını cikartirsiniz. İyi giderse yanınıza personel alıp onların maaşlarını Ssk'larını (resmi maaslari uzerinden) ödeyebilirsiniz. Cok gece sabahlar yarismalara girer, isminizi duyurur ve Isleriniz çok çok iyi giderse 15-20 sene sonra bir sürü işiniz ve odemeniz olur. Ve umarim bu islerinizin ve odemelerinizin arasında bir gün sizi de (Kerem Yazgan ve Enis Oncuoglu gibi)  bir jüriye üye olarak davet ederler...

Gene üzüleceksiniz ama Dünyada ve Türkiye'de ünlü kadin mimar çok çok az. Onun için Brigitte Weber olabilirseniz çok daha büyük bir başarı olacaktır. Ve umarimki bir gün uluslararası platformda o kadar büyük basarilariniz olur ki sizi dilini bile bilmediğiniz bir ülkede jüriye davet ederler... (Alexandros Kallegias)

Bir abiniz olarak Size bir tiyo vermek isterim:

Juri üyelerinin konuşmalarından alıntılar yapmışsınız. Ama ben de oradaydım ben de dinledim ve Konuşmaları biraz on yargılı ve eksik dinleyip degerlendirdiginizi hissettim.

Sanırım siz de bu yarışmaya girdiginizi söylediniz. (Büyük bir cesaret, kutluyorum.) Öğrenciyken ben de hocaların bana taktığını proje degerlendirmelerinin çok kişisel olduğunu sanırdım...

Zamanla bir kaç üniversitede hocalık yapıp proje degerlendirme şansım oldu ve cok şaşırdım. Çok farklı yapıdaki hocalar bile koca sınıfı değerlendirirken birbirine cok benzer notlar veriyordu. Verilen emekler ve proje olgunlugu çok kolay okunuyordu. Yani proje degerlendirme o kadar kişisel ve keyfi bir şey değildi.

Umarım bir gün siz de benzer şekilde "değerlendiren" tarafında olur ve konu, baglam ve arazileri farkli 160 üzerinde projeyi detaylı inceleyip 4 asamayla 2 günde değerlendiren bir jürinin emeğini daha iyi algilar ve saygi duyarsiniz.

Sizi bu kadar üzdükten sonra güzel bir haber vereyim: Öğrenecek ve emek verilecek daha çok şey var ve sanslisiniz ki önünüzde daha çok zaman var... Belki de "Geçici sergi alanı" olmayan bir sürü proje yapacaksınız. . ;)
 
Selim Vanlı / 9 Aralık 2015, 14:37
alay etmek ne zaman mizah oldu? insan en yakınındaki ile bile düzeyini korumalıdır. Kendisine ve çevresine faydalı bireyler olmayı ve her zaman fayda çerçevesinden bakarsanız 'saçma' kelimesinin bile çok hoyrat olduğunu göreceksiniz. Eleştirinin her türlüsüne katlanılsın. sanki eleştiriye katlanılmak istenmiyormuş gibi konuyu çarpıtmak mı istiyorsunuz? isterseniz tekrar okuyun. bahsedilen kişilerin hepsi sandığınızdan çok daha eleştirel ortama alışık olabileceğini görmeniz lazım. yapılan ile gurur duyulacak ise alay etmenin neresi ile gurur duymayı düşünüyorsunuz? saygı hiçbir zaman eleştiride eksiklik oluşturmaz, saygısızlık ise eleştiriyi güçlendirmez. bunu yapan ve savunanları da daha faydalı hale getirmez. eleştiri eleştiridir, saygı saygı, alay da alay. bunları birbirine karıştırmak da birbirine karıştırmak! eğer bu saygısızlık hoşunuza gidiyor ise gerçekten hoşlanacak daha güzel konular bulmakta yarar var. kuvvetli nitelikli içi dolu eleştiri yapmak, değerlendirme ortamı bulmak tatmin etmiyor mu? gerçekten eleştirecek çok konu var.
mehmet burak bey de alay yok diyor. sizce "Ay olmaz mı kız dedim, saçım sarı gözüm mavi güzelliğim Avrupai en albenilisi benim" katlanılması gereken eleştiri mi? böyle yazarsanız nasıl yapıcı bir yanıt alabilirsiniz? eleştiriniz elbette haklı ama yanıt alabilecek gibi olsaydı belki eleştirdiğiniz kişiler ile işbirliği yapıp bir gün bakanlığın önünde aynı sorunu düzeltme çabasında olacağınızı da düşünün. ben kişisel olarak kim olursa olsun kaliteli yapılan her şeyin arkasındayım. alayı kaldırsanız selcan hanımın eleştirisi de elbette yerinde ve yararlı. işin içine kalite dışında birşeyler girince bir cuval incir berbat oluyor. 'Fayda' çok yol gösterici. her ürünün kime neye faydalı olduğunu tartmadan boşaltmamak daha faydalı:) heyecanınızı koruyun ama daha faydalı kullanılması olası değil mi?
 
Mehmet Burak KONKAN / 9 Aralık 2015, 14:12
Merhabalar Selim Bey;

Sizin aksinize ben yazıyı yazanı gayet iyi tanıyorum.

Yazının üslub sorunu olduğunu düşünüyorsunuz. Bunun aksini ispat etmeye çalışmayacağım. Çünkü hiç kimsenin şahsına hakaret edilmemiş ya da küçük düşürücü bir söylem kullanılmamıştır.

Aslında yaptığınız yorum ile anlatılan durum çok benzer; yaptığınız yorumdan çıkardığım sonuç şu, yazıya "bu alaycı üslub eleştiri olamaz" diyerek yaklaştığınız ve yazıdan bir şey öğrenmek yerine, herkese haddini bilmesi gerektiğini hatırlatmak ile yetindiğiniz. Eğer yanlış anladıysam yorumunuzu tekrar okumanızı tavsiye ederim.

Aslında söylediklerinizi yaptık, ayağa kalkıp "Mimarlık şık bir kütle mi? Mimaride yaşantıyı yok mu sayıyoruz artık?" diye sorduk. Ama buna verilen cevap geçiştirilmekten ibaretti.

İstediğiniz ya da beklediğiniz üslub "onlar görmüş geçirmiş, her şeyin en iyisini bilirler" şeklindeyse çok üzgünüz ama bunu yapamayız. Ayrıca yapıya "heykel" olarak yaklaşmak bence saygı hak etmiyor. Bu söylem mimari etik kavramını temelinden dinamitlemektir.

Bakın daha doğrudan anlatayım durumu...

Şehri ayaklar altına seren yapılar, yükseklikler veya ölçekler istemiyoruz. Çünkü biz şehri yaşamak istiyoruz, ayaklarımızın altına almak değil.
 
Cem Y. / 9 Aralık 2015, 12:18
Selim Bey'in aksine bu mizahın kesinlikle gerekli olduğuna inanıyorum.
Kimi ulusal profesyonel yarışma kolokyumlarında jüri başkanı ya da üyelerinin prof. ünvanına sığınıp 'bizce en iyisi buydu, ondan seçtik' havasında saçma açıklamalarına katlanıyoruz da, yeni mezun meslektaşımızın bu mizahi eleştirisine mi katlanamayacağız? Keşke Türkiye'de mimarlıktaki tüm saygısızlıklar bu seviyede yapılıyor olsaydı.
 
Selim Vanlı / 9 Aralık 2015, 11:47
Archiprix yarışması kolokyumunda eleştiri yapılması aslında tahmin edebileceğinizden çok daha fazla isteniyor. Her yıl ‘az oldu, neden öğrenciler düşüncelerini paylaşmakta çekingen davranıyor’ diye yadırganıyor.

Çıkarttığınız sorgulamalar iyi ama eleştiri yaparken eğer taraflardan katkı yada sorularınıza yanıt bekliyorsanız onlara karşı alaycı üslup yardımcı olmayacaktır. Cesaret iyi bir şey ama kendi başarılarınız ile kazandığınız cesaretin kendi kazançlarınızı harcarken ki titizlikte olacağını göreceksiniz. Hem üslup oturacak hem de daha etkili ve anlaşılır olacak.

Hepsi tamam da saygıyı hak etmiyor mu bahsettiğin büyükler? Hocalarınız büyük özveri ile sizin için ellerinden geleni yapıyorlar, jüri tamamen gönüllü çalışıp, özveri gösteriyor ve inandıklarını seçiyorlar.
Onlar da sizin yaşadıklarınızı yaşamış kişiler. Bu empatiyi duyamıyor musunuz?
Okul ile değerlendirme arasındaki farkı görüp bunu maddeleyecek kadar düşünüp ortaya koyuyorsunuz. Eleştiriyorsunuz güzel. Zaten amaç bu. Alay nereden çıktı? İşte tam da bu kısmı hadsizlik. İstenilen sonucu alsaydınız aynı satırları herhalde yazmayacaktınız.
Bu üsluba hoşgörü beklemelisiniz. Yaşınız az değil.
En önemlisi sağlıklı iletişim fırsatını kaçırıyorsunuz. Susanlar ayrı problem, üslubu kaçıran ayrı problem.

Arkitera da üslup konusunda seçici olmalı. Her türlü eleştiri olmalı ama ‘saçla başla alay etme serbestliği gibi bir serbestlik’ olamaz. Eğer ana sponsor temsilcisine aynı sözler yazılmış olsaydı aynı hoşgörü rahatlığında olabilecekler miydi?

Doğru mimari eleştirel ortama gerçekten muhtacız. Umarım oluşacak.


Selim Vanlı
 
Emine Merdim Yılmaz / 8 Aralık 2015, 09:24
Ahmet kesinlikle sana katılıyorum, özellikle "Kulhu" yorumuna bayıldım :)
 
Ahmet Turan Köksal / 8 Aralık 2015, 02:23
"Maket bıçağının ucunun kırılabildiğini öğrendiğim yer"de kopmuşum, (ki daha başlarda) sonra "Kulhu" ile aslında koltukta oturmadığımı farkettim.

Bu sayfalarda nice sağlam mimarlık felsefe parçalamaları geçti ama ben bu kadar "oturaklı" yazı beklemiyorum.

(Aferdersiniz) Yuh, yani çok iyi.

Yazınız çok iyi.

Yarışmalardan kopamayan ve her yarışma sonrası, daha sonuçlar açıklanmamışken,

"Kentsel dönüşüm ayağıyla özel izin aldığından artık günün her saati yolları kapatan, trafiği mahveden, sarı renge boyanmış sertleştirilmiş çelikten yapılma kasasıyla her sokakta dört beş yık-yap apartmanına hizmet veren hafriyat kamyonlarını istiap haddini aşacak kadar dolduran moloz ve atık gibi çevreyi kirleten, işe yaramaz ve ağır"

yorgunluk ve bitkinliğin,

yarışma raportlüğüne gönderdiğimiz önerideki mimari özmemnunluğumuz sebebiyke kifayetsiz kaldığımızdan

"uzun süre yarışmaya girmem artık"

sözünü verdiğimiz halde akabinde olmadık yarışmalara hazırlanırken sözkonusu vallabilla'yı ayaklar altına aldığımız doğrudur.

Ki siz de alacak gibi görünüyorsunuz bu uzaklıktan.

Müze konusu seçilir, öğrenciler yarıştırılır. Ödül alanlar sevinir, facebook'ta paylaşılır alamanyanlar zorlama bir modernlikle diğerlerini kutlar ve ertesi yıl yine müze konusu verilir.

Herkes de bu problemin kahrolası fedareller yüzünden ortaya çıktığına kani olduğunda topluca bir rahatlık sarsar bedenimizi.

Sizi anlıyorum ama ben kendi çaremi bulamadım kelliğime.

Dediğim gibi sürümden sadece krem üreticileri kazanır ha bir de her dönem müze konusu veren mimarlık hocaları. (Ben dahil)

Tebrik etmiş miydim sizi yazınızdan ötürü. Ha yok. Tebrikler o zaman.

:-)
 
 
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Görüşler