+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, Tarihin Katmanları Üzerinden Güncel Durumu Anlamak II

30 Ağustos 2018, 11:00
  defa okundu.

Bölüm 2: Tarihsel sürece dair bir derleme

Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, Tarihin Katmanları Üzerinden Güncel Durumu Anlamak II

İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi ile ilgili yürütmekte olduğumuz araştırma ve sergi projesi dahilinde üzerinde çalıştığımız bahçe ile ilgili, 2013’te ilk kez basında yer alan taşınma ihtimalinden 2018’deki güncel son tahliye kararına kadarki süreci incelediğimiz Arkitera’da yayınlanan ilk yazımızın ardından; bu karar ile ilişki kurduğunu düşündüğümüz, arazinin geçmişteki kullanımlarını yine Arkitera için hazırladığımız bu yazıda inceleyeceğiz.

Özellikle araştırma süresince bulduğumuz ipuçlarını takip ederek bahçenin bulunduğu toprak parçasının tarihinin katmanlarını açmayı; farklı dönemlerdeki, politik çerçevelerdeki olayların, kişilerin, kararların ilişkilerini incelemeyi hedefliyoruz. Güncel gündemlerin etkilerini yansıtan bu mekan geçmişteki sosyal ve politik değişimler ve olaylar ile birebir ilişkilenmiş ve etkilenmiştir. Yazıda kronolojik olarak geçmiş katmanlarında yapının Ağakapısı, Bab-ı Meşihat, İstanbul Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü Binası olarak kullanımını ve bu kullanımlar süresince gelişen sosyal ve politik durumları detaylandıracağız.

1. Ağakapısı ve Yeniçeriler

Arazinin Osmanlı dönemine ait bilinen en uzak kullanımı ile katmanları açmaya başlayalım. Tarihi Yarımada’da Haliç’e bakan, bugünkü Süleymaniye Camii’nin yanında bulunan arazi 15. yüzyıldan itibaren arazi üzerindeki yapı Ağakapısı olarak kullanılmıştır. Osmanlı Devleti’nin en kıdemli askeri birimi olan Yeniçeri Ocağı’nın en yüksek rütbeli komutanı olan Yeniçeri Ağası’nın makamı Ağakapısı olarak isimlendirilmiştir. Yeniçeri Ağası’nın sefer ve barış dönemleri için esnafı denetlemek, başkentin güvenliğini sağlamak ve hanedanı korumak gibi hem sivil hem askeri görevleri bulunuyordu. (Sunar, 2015)

Ağakapısı yüksek duvarlar ile çevrili geniş bir saha içerisinde, büyük ahşap bir saray olarak inşa edilmişti. Saray harem kısmını ayrıca çok sayıda daire ve köşkü içerisinde barındırıyordu. Son olarak da pek çok tarihi olayda adı geçen, bütün İstanbul’a hakim konumdaki yangın kulesi de bu komplekste bulunuyordu. Yapı birçok yangında zarar görmüş, tamir edilmiş veya tekrar inşa edilmiştir. Yeniçeri Ocağı’nın Hanedan ile kurduğu kulluk ilişkisi ve hanedanı koruma sorumluluğu sebebiyle Yeniçeri Odaları ve Ağakapısı mekânsal olarak saraya yakın bir mesafeye konumlandırılmıştı. (Sunar, 2015)

1. Görsel: 2. Melchior Lorichs, Panaroma of Constantinapole 1550-1560 tarihli gravürden alınan detayda Ağakapısı görülmektedir.

Yeniçeri Ocağı Osmanlı Devleti’nde askeri bir kurum olarak kurulmuştur. Kuruluşunun Orhan Gazi Dönemi’ne (1326-1359) dayandığına dair söylentiler bulunsa da Osmanlı tarihçileri tarafından ocağın 1. Murad (1359-1389) döneminde Edirne’nin fethinden sonra kurulduğunu belirtirler. (Sunar, 2015) Ordu, fethedilen topraklardaki gayrimüslim ailelerinden alınan 10-18 yaş arasındaki erkek çocuklarının devşirilmesi ile oluşturulmuştur. 15. yüzyılda oluşturulan Yeniçeri Birliği birçok savaş kazanmış ancak Osmanlı Devleti’nin 16. Ve 17. yüzyıllardaki gerileme dönemlerinde askeri alandaki gücünü yitirerek zamanla sebep oldukları Patrona Halil İsyanı gibi büyük isyanlar ve devlete uyguladıkları baskılar ile anılır olmuştur. Ağakapısı ve yakın bir konumda bulunan Etmeydanı bu yeniçeri isyanlarının bir çoğuna merkez olmuştur.

Osmanlı padişahlarından II. Osman’ı tahttan indirip öldüren yeniçeriler III. Selim’i de tahttan indirmiş ve tahtı tehdit etme tehlikesine karşı öldürmüşlerdir. Bu sebeple, dönemin padişahı II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak için çalışmalar yürütmüş esnaf teşkilatını ve ordudaki birimleri ikna ederek Vaka-i Hayriye isimli olay ile 15 Haziran 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kanlı bir biçimde ortadan kaldırmıştır. (Sunar 2015) Bu olay Vak’a-i Hayriye yani hayırlı olay olarak bilinir. Ağakapısı Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından kurulan yeni ordu Asakir-i Mansure-i Muhammediye tarafından bir süre kullanılmıştır. Ancak sonrasında yapının ahşap olması sebebiyle ordu bugün İstanbul Üniversite’sinin Merkez Binası’nın bulunduğu bahçedeki Eski Saray’a taşınmıştır. Boş kalan yapının Şeyhülislam kurumuna verilmesini geçmişte İstanbul Müftü Yardımcılığı yapmış olan Bayram Erdoğan şu şekilde aktarır.[1]

Bu tarihte Asakiri Mansûre-i Muhammediyye kurulunca, Ağakapısı o zamana kadar kendi konağını makam olarak kullanan Şeyhü'l-İslâm'a tahsis edilmiştir. Sultan II. Mahmut, Ağakapısı’nın Şeyhü'l-İslamlara tahsisi için yazdığı fermanda, Yeniçeriliğin bütün hatıralarını silip unutturmak için, Ağakapısı adını da yasaklayarak buraya Fetvahane (Bab-ı Meşihat) denilmesini istemiştir. Meşihat Dairesi, Ağakapısı’na 22 Ekim 1827 tarihinde nakledilmiştir.

 

2. Bab-ı Meşihat ve Şeyhülislamlık

Şeyhülislam; Osmanlı Devleti’nde İlmiye Teşkilatı’nın başında bulunan ulemanın en yüksek yönetici mertebesinde bulunan, “Ulemanın Reisi” olarak bilinen, fetva verme yetkisine sahip dini, siyasi ve idari fonksiyonları olan kişinin ünvanı olarak tanımlanabilir. Şeyhülislam Osmanlı Devleti’nin kurumlaşma süreci öncesinde de bir şeref ünvanı olarak kullanılmıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları ve ilk dönemlerinde şeyhülislamlık resmi bir makam değil toplumsal bir kurumdur. (Taş, 2005) Fatih Kanunnamesinde şeyhülislamlık  “Ve şeyhülislam ulemanın reisidir. Ve muallim-i Sultan dahi kezalik serdar-ı ulemadır” şeklinde tanımlanır. Şeyhülislamlık makamının itibarı 16. Yüzyıl itibari ile yükselmiştir. Fetva verme yetkisinin kazandırdığı toplumsal ve siyasi güç ile özellikle devletin zayıflama dönemlerinde idari konulardaki ağırlığı artmıştır. Makam fetva vermeye ek olarak kadılık, müftülük ve medrese kurumlarını bünyesinde barındırmaktadır. (Taş, 2005)

Görsel 2: John Frederick Lewis, 1835-1836 tarihli gravürde Süleymaniye Camii'nin sağında Bab-I Meşihat görülebilir.

Görsel 3: detay

Bab-ı Meşihat II. Mahmud Dönemi’nde Ağakapısı mevkiine taşınana dek, Şeyhülislamlar görevlerini kendi konaklarında sürdürür, konaklarının selamlık bölümünü resmi daire olarak kullanırlardı. II. Mahmut’un yeniçerilerin hatıralarını silmek adına Ağakapısı’nı Bab-ı Meşihat olarak adlandırması, şeyhülislamların sadrazamlar gibi sabit bir mekanda görevlerini sürdürmesini beraberinde getirmiştir. (Taş, 2005)

Bab-ı Meşihat Ağakapısı’na taşınmadan önce yapı büyük bir tadilattan geçirilir. Taşınmanın ardından 10 sene sonra yapılan ikinci bir tadilat daha olmuştur. Binanın birçok kısmı yeniden inşa edilmiş veya onarılmıştır. Yapının geçirdiği değişimleri o dönemlerde hazırlanmış gravürlerden takip edebiliriz. 1840 yılına ait gravürde 1837’de inşaatı biten yapının 1827’de taşınılan ahşap yapıya kıyasla oldukça büyük ve kagir bir yapı olduğu görünür. Bab-ı Meşihat binası L şeklinde bir yerleşim şemasına sahip iki katlı bir yapı idi. Fetvahane ile bir araya gelerek orta avluyu saran U şeklinde bir yerleşim şeması oluşturuyordu. Neo Klasik tarzdaki Cümle Kapısı yapının Fetvahane ile birlikte günümüze ulaşan önemli bir parçasıydı.

Görsel 4: Thomas Allom, 1840 tarihli gravürde Süleymaniye Camii'nin sağında Bab-I Meşihat görülebilir.

Görsel 5: Abdullah Frères, "the gate of religious decisions" Fotoğraf, II. Abdülhamid Arşivi

Osmanlı Devleti’nin 19. Yüzyılın sonlarında başlattığı yenileşme hareketleri, beraberinde gelen yeni sosyal yapılanmalar ve Batılı değerler ile yetişmekte olan “Asker Sivil Bürokrasi” karşısında şeyhülislamlığın siyasi ve idari gücü zayıflamaya başlamıştı. (Taş, 2005) Şeyhülislamlık Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde adalet, eğitim ve yönetim üzerindeki yetkileri elinden alınarak yalnızca dini meseleler ile ilgili bir kurum haline gelmişti. 20. Yüzyılda Tanzimat döneminde ise Diyanet Nezareti adını aldı.

Şeyhülislamlığın geçirdiği bu dönüşüm Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilanı süresince de devam etmiştir. Diyanet Nezareti 1920 yılında kurulan TBMM Hükümeti döneminde Şeriye-i Evkaf Vekaleti adı altında bir bakanlık olarak mecliste temsil edilmiştir. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanı ile dinin devletin yürütme idaresinden ayrılmasına karar verilmiş ve Şeriye-i Evkaf Vekaleti görevini Diyanet İşleri Başkanlığı olarak siyasi kurumlardan ayrı bir şekilde yürütmeye başlamıştır.

Diyanet İşleri Başkanlığı internet sitesinde yer alan kuruluş tarihi ve gelişim yazısında kurumun misyonu ve görevi şu şekilde belirtilmiştir. [2] 

Cumhuriyetin bir kurumu olmakla birlikte tarihsel kökeni itibarıyla Şeyhülislâmlığa dayanan ve onun geleneksel misyonunu sürdürmek üzere kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Kanun’da ‘İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek’ şeklinde ifade edilmiştir.

 Adalet, eğitim ve din işleri ile ilgili bir kurum olan şeyhülislamlık kurumundan Diyanet İşleri Başkanlığı'na uzanan kurumsal değişimler; kullanılan fiziksel mekanlarda da değişimleri beraberinde getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı, devlete bağlı diğer birçok kurum gibi faaliyetlerini Ankara’da yürütmüş ve merkezini Ankara’da konumlanmıştır. 1826’da Şeyhülislamlık’a tahsis edilen öncesinde Ağakapısı’nın bulunduğu arazideki yapılardan yalnızca fetvahane, Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı bir kurum olan İstanbul Müftülüğü'ne tahsis edilmiştir. U şeklindeki komplekste fetvahane dışında kalan L formundaki kagir yapı ise 1923 yılında İstanbul Kız Lisesi’ne tahsis edilmiştir.

Görsel 6: Alman Mavileri 1. Dünya Savaşı öncesi İstanbul haritaları 2. Cilt, İrfan Dağdelen

3. İstanbul Müftülüğü

İstanbul Müftülüğü’nün konumlandığı eski Şeyhülislamlık yapısının fetvahane bölümü seneler içerisinde birçok yangından etkilenmeden kurtulabilmiştir. Yapının 1982 – 1985 yılları arasında tamamen yıktırılarak aslına uygun bir şekilde yeniden inşa edildiği söylenmiştir. Yapının yeniden inşa edilme sürecinde kagir yapı betonarmeye evirilmiş ve cephedeki pencerelerin yerleşimindeki değişiklikler gibi yapının çeşitli elemanlarında gözle görülür değişiklikler yapılmıştır. Cephedeki bir takım süslemelerin kaldırıldığı da takip edilebilir. (Lafçı, T.y.) 

Müftülük yapısının yer aldığı avluda, girişin sağında ve solunda avluyu çevreleyen bir takım yapılar yer almaktadır. Bu yapılar bugün Meşihat Arşivi ve Şer’i Siciller Arşivi olarak kullanılmaktadır.

Görsel 7: Fotoğraf, II. Abdülhamid Fotoğraf Albümü, Abdullah Frères, Ana giriş kapısının 19. Yüzyıldaki görünümü

Şeyhülislamlık kurumunun feshi ile binaların bir kısmının İstanbul Kız Lisesi’ne tahsis edilmesi, İstanbul Müftülüğü kayıtlarına ise farklı şekilde yansımıştır. Kurumun tarihçesinde konu şu şekilde yer alır: “Cumhuriyet döneminde, 03 Mart 1924 tarihinde şeyhülislamlık lağvedildiğinde, bu binalar İstanbul Müftülüğü'ne tahsis edilmiştir. Halen Müftülük olarak kullanılan bina da, şeyhülislam dairesinin fetvahane bölümüdür.”[3] İstanbul Müftülüğü bu iddiaya dayanarak seneler içerisinde yapı ile ilgili çeşitli yaptırımlarda bulunmuştur. 1993’te bu binalar için fuzuli işgal yasasına dayanarak üniversiteye dava açmıştır. 2015’te ise İstanbul Müftülüğü binalar ile ilgili olarak geçmişte Bab-ı Meşihat yerleşkesinde bulunan bütün bina ve ek yapıların geçmişteki plana sadık kalınarak restore edilmesi ve yerleşkenin İstanbul Müftülüğü’ne devredilmesini talep etmiştir. (Koca, 2015) 

4. İstanbul Kız Lisesi Dönemi

İlk İstanbul Kız Lisesi, Aksaray’da Redif Paşa Konağı’nda İnas Sultanisi adı ile 1913 yılında öğretime başlamış ve 1915 yılında Bezmiâlem Sultanisi adını almıştır. Okulun kökleri 1850 yılında Sultan Abdülmecit’in annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından kurulan Valide Mektebi'ne dayanmaktadır.

1923 yılında İstanbul Kız Sultanisi adı ile Cumhuriyet'in ilanı ile kaldırılan Süleymaniye’de Ağakapısı’nda bulunan eskiden Bab-ı Meşihat tarafından kullanılan binaya taşınarak eğitim faaliyetine devam eder. Konu Cumhuriyet arşivlerinde; İstanbul'daki Meşihat Makamı'nın lise olarak kullanılmak üzere Maarif Vekaleti'ne devredilmesi şeklinde belirtilir. [4] 1924 yılında ilk 23 Nisan kutlamalarında çekilmiş fotoğrafta, Kız Lisesi öğrencileri bir gösteri yaparak bayramı kutlamaktadır. Başka bir haberde ise 1924’te burada öğrenimine devam eden Kız Lisesi öğrencilerinin voleybol şampiyonu olduğu yazılır. [5]

Görsel 8: İstanbul Kız Lisesi öğrencileri ve İstanbul Kız Lisesi, 1924, Alfred ve Mehpare Heilbronn Arşivi

30 Nisan 1926 tarihinde bir elektrik kontağı sebebi ile çıktığı düşünülen yangın sonucu bütün bina ve eşyalar yanmıştır. 1 Mayıs tarihli Cumhuriyet, Akşam, İkdam, Son Saat ve Vakit gibi dönem gazetelerinde yangından detaylı olarak bahsedilmektedir. Cumhuriyet Gazetesi yangın haberini “Dün Akşamki yangın, İstanbul Kız Lisesi Yandı“ başlığı ile vermiştir. Aynı tarihli Son Saat Gazetesi’nde ise yangın tarif edilirken kullanılan “İstanbul Kız Lisesinin işgal ettiği eski Meşihat Binası, Müftilik kısmı müstesna, kamilen yanmıştır.” cümlesindeki “işgal” kelimesi kullanımı dikkat çekicidir. [6]

Görsel 9: İstanbul Kız Lisesi yangını bildiren 30 Nisan 1926 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi haberi

Çeviri:
"DÜN AKŞAMKİ YANGIN
İstanbul Kız Lisesi Yandı
Dün akşam sâat yirmiüçde zuhur eden bir yangın, İstanbul'un eski ve güzel binâlarından birini dahâ yok etmiştir.
Yanan binâ el-yevm İstanbul Kız Lisesi olarak isti'mâl edilen sâbık Meşîhat binâsıdır. Binânın kıymet-i maddiyyesine mektebin zengin levâzım-ı tedrisiyyesi de ilâve edilecek olursa bu yangının mûcib olduğu zarar ehmmiyyetli bir yekûne bâliğ olmaktadır.
İtfâiyyenin sarf ettiği büyük gayretler yangının tahdîd-i sirâyetine yardım etmiştir.
Yangının esbâb-ı zuhûru hakkında vaktin adem-i müsâadesi hasebiyle tahkikat icrâ edilememiştir."


Görsel 10: Fotoğraflı gazete küpürü, Son Sâat: 1 Mayıs 1926

Çeviri:
"Su şirketinin şiddetle tecziyesi lâzımdır Dün geceki yangın nasıl çıkdı?
İstanbul Kız Lisesinin işgāl ettiği eski Meşîhat binâsı, Müftilik kısmı müstesnâ, kâmilen yanmıştır (...)"

Bu döneme dair önemli bir ayrıntı Kız Lisesi’nin Bab-ı Meşihat kaldırıldıktan sonra kurulan, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı bir kurum olan İstanbul Müftülüğü ile aynı bahçeyi paylaşmasıdır. O dönemin sosyal ortamında bu paylaşımın bir çatışma yarattığını söyleyebiliriz. Said Nursi’nin sürgünde bulunduğu Van’dan İstanbul’a gelişi sırasında İstanbul Müftülüğü ile aynı avluyu paylaşan İstanbul Kız Lisesi ile ilgili beyanları bu görüşü doğrular. Meşihat Dairesi’nin İstanbul Kız Lisesi olduğunu öğrenenen Nursi ilkin “Yüzer sene envar-ı şerihatın mazharı olmuş olan o daire şimdi, büyük kızların lisesi ve melebegâhı olmuştur.” der. Malebegâh kelimesi oyun oynanan yer anlamına gelmektedir. Bu o dönem, kızların okumasına, kamusal alandaki görünürlüklerine toplumun bir kesiminin verdiği tepkiye işaret edebilir. Nursi devamında şöyle ekler: [7]

Bizim gibi kalpleri yanan çok zatların hararetli ahları benim ahıma iltihak etti. Hatrıma gelmiyor ki acaba Şeyh Geylani’nin duasını ve himmetini duamıza yardım için istedim mi istemedim mi? Bilmiyorum. Fakat her halde o eskiden beri nurlar yeri olmuş yeri zulmetten kurtarmak için bizim gibilerin ahlarını ateşlendiren onun duası ve himmetidir. İşte o gece Meşihat kısmen yandı. Herkes 'Vaesefa' dedi. Ben ve benim gibi yananlar 'Elhamdüllliah' dedik.

Bu cümleden ise yine aynı dönemde bu iki yapının bir arada olmasının yarattığı kutuplaşmanın derecesini anlayabiliriz.

1926 yılındaki yangından sonra İstanbul Kız Lisesi Vefa İdadi Binası’na taşınarak eğitime devam etmiş ve 1933-1934 öğretim yılı başında şimdiki ve Cağaloğlu’ndaki Valide Mektebi Binası’na geçilmiştir. Arazi İstanbul Kız Lisesi taşındıktan sonra 1935 yılında inşa edilen İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü binası olarak kullanılana dek boş kalmıştır.

5. İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü 

Cumhuriyet’in ilanı Osmanlı Devleti’nin ardından inşası süren yeni devlet ideali bir dizi reformu beraberinde getirmiştir. Devlet yapısındaki köklü değişim ile başlayan reformlar; sağlık, hukuk, ticaret ve elbette eğitim üzerine devam etmiştir. 1932 yılında Türk hükümeti tarafından Darülfünun’un mevcut durumunu değerlendirmek üzerine Türkiye’ye davet edilen İsviçreli Prof. Albert Malche detaylı bir araştırma yapar. Hazırladığı raporda dönemin yüksek eğitim kurumu olan Darülfünu’nun bilimsel ve düşünsel araştırma ve uygulamalar için yetersiz olduğu ifade edilir. Malche’nin raporunu takiben 31 Temmuz 1933’te Darülfünun kaldırılmış yerine 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bugünkü yüksek öğrenim kurumu olan üniversitelerin temeli atılmıştır. (Günergün, Kadıoğlu, 2006)

Görsel 11: gazete küpürü, Akşam Gazetesi, 12.05.1932 "Darülfünün; Profesör Malche tetkikatını bitirdi"

Aynı tarihlerde Almanya’da süren Nazi Rejimi toplumda yoğun bir baskı yaratmış özellikle de Yahudilere yönelik sistematik bir ayrımcılık yürütmüştür. 1933 yılında çıkan yasa; “Gesetz zur Wiederherstellung des Berufsbeamtentums” (Devlet Memurlarının İhyası Yasası) ile çok sayıda Yahudi bilim insanı, sanatçı ve aydın kamu hizmetlerindeki görevlerinden uzaklaştırılmışlardır. Bu durum karşısında çok sayıda Alman bilim insanı da Almanya’yı terk etmek zorunda kalmış ve büyük bir çoğunluğu Prof. Philipp Schwartz tarafından Zürih’te kurulan “Beratungsstelle für deutsche Wissenschaftler”, Türkçe adı ile “Yurtdışındaki alman Bilim Adamlarına Yardım Cemiyeti”ne sığınmıştır. Denk gelen yıllarda Türkiye’de yapılan Üniversite Reformu, nitelikli akademisyen ihtiyacı doğurmuştur. Akademisyen ihtiyacına yönelik çalışmalardan sorumlu olan Prof. Malche, Zürih’te bulunan cemiyet ile irtibata geçmiş ve görüşmeler sonucunda Prof. Philipp Schwartz mesele ile alakalı olarak Türkiye’ye gelmiştir, Türkiye’deki toplantılar ve bürokratik işlemlerin ardından 1933 yılının Kasım ayında, aralarında bitki fizyolojisi ve genetik üzerine çalışan Alfred Heilbronn, bitki fizyoloğu Leo Brauner ve zoolog Andrea Naville’in de bulunduğu 150 profesör aileleri ile birlikte Türkiye’ye taşınmıştır ve kurulan yeni üniversitelerde profesörlerin denetiminde eğitim ve öğretim başlamıştır. (Günergün, Kadıoğlu, 2006) 

Bu dönemde yeni kurulan üniversitede botanik eğitimi Zeynep Hanım Konağı’nda yapılmaktadır. Öğrenci sayısı, teknik koşullar ve yetersizlikler sebebi ile Alfred Heilbronn hükümetten bilimsel eğitim için gerekli koşullara sahip bir botanik bahçesi ve bir biyoloji enstitüsü yapılmasını talep etmiştir. Alfred Heilbronn bu talep ile ilgili fikirlerini şu şekilde belirtir: (Küçüker, 2008)

İstanbul’a geldiğim zaman kendimi hiç de iyi bir durumda bulunmayan, sadece üç odadan oluşan bir enstitü önünde buldum. Yaklaşık 1000 kadar öğrenciye derslerimi Zeynep Hanım’ın hipodromunda vermek zorundaydım. Hükümet bu durumun imkânsızlığını kabul etti ve bana yeni bir enstitü kurmak ve sadece 90 bitki yetişen bir bahçecik yerine yeni bir botanik bahçesi düzenlemek için izin verdi. Yeni enstitünün planı benim, Prof. Dr. Andre Naville ve Prof. Dr. Leo Brauner’in danışmanlığımızda mimar Prof. Dr. Arnold Ernst Egli tarafından hazırlandı. 1937’ye kadar aynen bu planlara göre Bakanlıkça mükemmel bir bina yaptırıldı. 

Hükümet tarafından onaylanan bu talep üzerine yeni kurulacak olan; eczacılık, tıp, biyoloji gibi farklı fakültelerden öğrencilerin derslere katılacağı Biyoloji Enstitüsü ve Botanik Bahçesi için diğer fakülte yapılarına yakın bir yer arayışına girilmiştir. Dönemin Eğitim Bakanı Reşit Galip’in önerdiği, 1926’da çıkan yangından beri boş kalan arazi yeni Biyoloji Enstitüsü ve Botanik Bahçesi için seçilmiştir. Profesörlerin danışmanlığında mimar Prof. Dr. Arnold Ernst Egli tarafından tasarlanan, 3 Mart 1935 yılında temeli atılan enstitü inşaatını Y. Mühendis Ekrem Hakkı Ayverdi üstlenmiştir. (Cengizkan, Banci, Cengizkan, 2017)

Enstitü’nün yapısal özelliklerine bakıldığında ise kuzey-güney doğrultudaki blok Hayvanat Enstitüsü, doğu-batı doğrultudaki blok Nebatat Enstitüsü olmak üzere iki bloktan oluşan L plan şemalı yapı karşımıza çıkmaktadır. Yapının kuzey ve güney cepheleri boyunca kolonlar üzerinde yükselmesi, Egli'nin birbirini kesen blokların kesişimine yerleştirdiği, geniş amfinin yer aldığı yüksek kare prizmanın, işlevsel bir öneriye dayandırılarak yapının kesintisiz yatay akslarına tezat oluşturacak şekilde yapıya eklemlenmesi, yapının modern kurgusunu tamamlar ve yapıya özgün bir anıtsallık katar. (Cengizkan, Banci, Cengizkan, 2017)

Görsel 12: gazete küpürü, Son Posta Gazetesi, 4 Haziran 1937 "Biyoloji Enstitüsü dün merasimle açıldı"


Görsel 13: fotoğraf 1937, Alfred ve Mehpare Heilbronn Arşivi, Andre Naville Amfisi ve üniversitede biyoloji dersi


Görsel 14: fotoğraf, 1936 Alfred ve Mehpare Heilbronn Arşivi, Fotoğrafı çeken: Cafer Türkmen Biyoloji Enstitüsü Binası

Üniversite tarafından bahçenin 75. yılında çıkarılan yayında bahçenin kurulumu E. Üzen ve O. Erol tarafından şu şekilde aktarılır: 

Botanik Bahçe ve Seraların kurulumu ile Alfred Heilbronn, Leo Brauner ve Alman Bahçe Şefi Walter Stephan ile birlikte bizzat kendisi ilgilenmiştir. Bahçe içerisinde yer alan seralar, Almanya’nın Sachen şehrinden dönemin en profesyonel seracılık şirketlerinden Oscar R.Mehlhorn’un 1939’da A.Heilbronn’a gönderdiği teklif mektubundaki modellerinden esinlenerek yaptırılmıştır. Arazinin eğimli yapısına yerleşen geniş taş terasla toprak aşınmasının önüne geçilmiştir. Geniş taş duvarlarla ayrılmış olan teraslar, karayosunu ve eğrelti yetişmesine olanak sağlamış olup doğal malzemeli yolları, bitki çitlerini, değişken boyutlarda 23 adet havuzu, taş ve kaya bahçesini de bünyesinde barındırmaktadır.

Bu süreçte bahçedeki bitki çeşitliliğinin çeşitli ülkelerin botanik bahçelerinden zarf arasında gönderilen tohumlar ile oluşturulduğu bilinmektedir. Alfred Heilbronn’un 1935 yılında çeşitli ülkelere gönderdiği İstanbul Üniversitesi Botanik Enstitüsü’nün ilk tohum kataloğunun ön sözünde 4 farklı dilde tohum talebi ricasını okunabilir.

Görsel 15: fotoğraf, 1935, Alfred ve Mehpare Heilbronn Arşivi, 1935 Tohum Katalogu önsözü

Bahçenin kuruluşunun ardından biyoloji, eczacılık, tıp fakültelerinden çok sayıda öğrenci burada botanik dersleri almış. Yabancı profesörlerin geliştirdiği üniversitede çok sayıda Türkiyeli öğretim üyesi ve profesör yetişmiştir.

5: 1. Menderes İmar Hareketleri ile Yapının İki Katının Yıkılması 

1957 yılında yapının üst iki katı, Süleymaniye Camii’nin siluetini bozarak İstanbul’u çirkinleştirdiği gerekçesi ile yıkılmıştır. Bu yıkımı anlatmak için, Türkiye imar tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri olan Menderes İmar Hareketleri’ne ve Cumhuriyet Dönemi ve sonrası İstanbul’unu şekillendiren Henri Proust raporlarına bakılabilir. 

Cumhuriyet Dönemi reformları elbette yapılı çevrenin gelişimini de etkilemişti. Özellikle Türkiye’ye davet edilen yabancı şehirciler büyük kentlerde değişimler önermiş; İstanbul ve Ankara’da çeşitli yapılaşmalara gitmişlerdi. Henri Prost da bu dönemde İstanbul’a davet edilmiş, İstanbul üzerine çalışmış ve şehir için oldukça radikal değişimler önermişti. Proust İstanbul’un tarihi kent dokusunu korumaması sebebiyle bir takım çevreler tarafından eleştirildi.[8] Öte yandan, idealleştirilen çağdaş yaşam standartlarına hizmet edecek bir kent idealini destekleyen önerileri “Nazım Planı” çerçevesinde kabul edildi ve bir kısmı uygulandı. Henri Proust’un İstanbul için hazırladığı kent raporunda fakülte ve bahçe yapısı ile ilgili ilginç bir detay da söz konusudur. Bu detay Cumhuriyet Gazetesinin 10 Ocak 1937 tarihli haberinde: “M.Proust bu binanın şehri çirkinleştirdiğini söylemekte ve bu yapının inşasına nasıl müsaade edildiğine hayret ederek şehrin güzelliğini muhafaza edilmesi için bu yapının günün birinde yıkılması gerektiğini vurgulamaktadır.” şeklinde aktarılmıştır.

Görsel 16: gazete küpürü, 10. 01. 1937, Cumhuriyet, Şehrin manzarasını bozan bina


Görsel 17: gazete küpürü, 16.05.1957, Cumhuriyet, M. Proust'un çok haklı görüş ve tenkitleri

1950'de Adnan Menderes'in 10 yıl sürecek olan başbakanlık dönemi başlar. Menderes "İstanbul'u 1900'lerdeki görünümünden kurtaracağız." söylemi ile İstanbul'da yapacağı imar hareketlerinin sinyallerini vermektedir. Menderes'in iktidara gelişi ile başlayan sanayileşmiş İstanbul hayalini inşa etme projeleri 1956'daki "Menderes İmar Operasyonu" ile hız kazanarak ilerlemiştir. Operasyon 3 fikir üzerinden ilerlemiştir: İlki kentin trafik akışını rahatlatılması, ikincisi meydan ve camilerin çevrelerinin açılması ve son olarak dini yapıların restorasyonlarının yapılması. Biyoloji Bölümü ve Botanik Bahçesi'nin yapıldığı günden bu yana karşılaştığı ilk yıkım tehlikesi, ikinci fikir olan "Meydan ve camilerin çevrelerinin açılması" ile eşleşmektedir. [9]

1955'te Alfred Heilbronn, Türkiye üniversitelerinde çalışma yaşının yetmiş yaş ile sınırlandırılması üzerine, 1955 yılında emekli oldu. 1957 yılına kadar üniversitede sözleşmeli olarak çalıştı. Binadaki kısmi yıkımın ardından 13 Şubat 1957’de tekrar Alman vatandaşlığına geçti. A. Heilbronn Almanya’daki o dönem soykırım mağduru olan Alman vatandaşlarına mülklerinin geri verilmesi durumu ile yeniden Münster’e dönmüştür. Almanya’dan ayrılmadan evvel çalışmakta olduğu Münster Üniversitesi’nde çalışmaya devam etmiştir. İstanbul Üniversitesi’nde birlikte çalıştığı eşi Mehpare Heilbronn ise aynı yıllarda Türkiye’de kalmış ve çalışmaya devam etmiştir. (Baytop, 2004) 

1957 yılındaki yıkım kararı, 26 Ağustos 1957 tarihli Dünya Gazetesi’nde şu şekilde aktarılır:

Biyoloji Enstitüsü yıkılıyor: Süleymaniye’deki Biyoloji Enstitüsüne ait binanın yıkılmasına karar verilmiştir. Enstitüdeki eşya ve ders malzemesinin Fen Fakültesine ayrılan yerlere taşınmasına başlanmıştır. Bilindiği gibi bu bina, Süleymaniye Camii’nin güzelliğini çirkileştirdiği için, öteden beri şikayet konusu idi. Nitekim vaktiyle şehircilik Mütehassısı Yansen, İstanbul’a geldiği zaman ilk tenkid ettiği şey, Süleymaniye’nin önüne bu uygunsuz binanın yapılışıydı. Hatta gazetecilere:"'şte şehirciler, mimarları bunun için serbest bırakmazlar. Çünkü onlar yalnız kendilerini göstermeyi düşünürler.' demiştir. Viyanalı mimar Egli tarafından yapıldığı söylenen bu bina yakında yıkılacaktır.

Görsel 18: gazete küpürü, 26 Ağustos 1957, Dünya Gazetesi

Dönemin akademisyenleri ve öğrencilerinin çabası ve çalışmaları ile yapı ile ilgili açıklanan tüm binanın yıkımı kararı, binanın üst iki katının yıkılmasına çevrilmiştir. Önceki yapıdan farklı olarak binanın yalnızca Biyoloji Bölümü olarak kullanılması kararlaştırılmış, 1957 Aralık ayı itibari ile yıkılan yapının kalan kısımları acele ile onarılmış ve o dönem derslerine başlayabilmiştir. Kurt Heilbronn annesi ile ilgili hatıralarında inşaatın sürdüğü eğitim öğretim döneminde, bugün kuru fasülye lokantalarının da bulunduğu yakın medrese yapılarında derslerin devam ettiğini aktarır.

Görsel 19: gazete küpürü, 15 Kasım 1957, Cumhuriyet Gazetesi

5: 2. 1993 Yılında Yapının Fuzuli İşgal Deyimi Kullanılarak İstenmesi 

1993 yılında müftülük bahçe ile ilgili ilk kez resmi olarak fuzuli işgaller ile ilgili kanun ve yönetmeliklere dayanarak botanik bahçe arazisi üzerinde hak iddia etmiştir.  Fuzuli işgal hali kaynaklarda, bir kimsenin, taşınmazın malikinin izni/rızası olmadan bu taşınmazı işgal etmesi ya da henüz boşaltılmamış yahut sair suretle boşalmış damlı bir yapıya yine kendiliğinden girmesi durumu olarak ifade edilmektedir. [10] 23 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Bu bahçeyi müftü ne yapacak” başlığı ile çıkan haberde dönemin Biyologlar Derneği Başkanı Prof. Dr. Dinçer Güven durumu şu şekilde aktarmıştır: 

Çok acıdır ki kökü 1453 yılına dayanan İstanbul Üniversitesi, bir gecekondu ile eşdeğer görülmektedir. Öte yandan tahliye isteminde fuzuli işgal deyimi kullanılmaktadır. Öyle bir fuzuli işgal ki, 60 yıldır on binlerce doktor, eczacı, veteriner, biyolog, orman mühendisi, su ürünleri mühendisi, çevre mühendisi yetiştiren, 1933 yılında temeli atılan, 1935 yılında görkemli törenle açılan, 3 Alman profesör, 1 Belçikalı profesör tarafından yönetilen 4 katlı bina gecekondu olarak inşa ediliyor ve inşa süresi 6-7 yıl sürüyor. Gecekondu günümüze dek gereksiz kullanım işlevini 2000 öğrencisi, 9 serası, 4 bilim dalı, 23 öğretim üyesi, 45000 herbaryum örneği, yağmur orman modeli, çağdaş botanik bahçesi ile öğretim ve eğitim vermektedir. Ne mutlu böyle gecekondulara demek gelir insana.

Görsel 20: gazete küpürü, yılı, gazete adı, haber

1993 yılında Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde gündeme gelen bu talep ve beraberinde gelişen tepkiler sonucunda müftülük geri adım atmıştır. 1995 yılında bahçe SİT alanı ilan edilmiş ve içindeki bitkiler korunması gerekli tabiat varlıkları olarak tescillenmiştir. 1934’te resmi olarak enstitü inşaatı için üniversiteye verilen arazinin 1996’da bir kez daha resmi olarak İstanbul Üniversitesi’ne tahsis edilmesi onaylanmıştır. 

O döneme dair dikkat çeken başka bir durum: Alfred Heilbronn’un Almanya’ya geri dönmesi, Mehpare Heilbronn’un  60 İhtilali ile işten çıkarılan 147 profesörden biri olması Almanya’ya taşınmak zorunda kalması ve son olarak Alfred Heilbronn’un 1961’deki vefatının ardından bahçenin eski günlerine kıyasla oldukça bakımsız kalması olur. (Baytop, 2004) 1991 tarihli Prof. Turhan Baytop tarafından kaleme alınan mektupta bahçenin durumu ile ilgili şu sözler dikkat çeker: 

Nebatat Bahçesi, esas sahibi vefat etmiş ve yeni sahiplerinin de hiç ilgilenmediği harap bir köşk bahçesi durumuna gelmiş. 1940lı yıllarda Alman Hocaların büyük emek ve gayret ile kurdukları ve bize pırıl pırıl bir durumda bıraktıkları “Biyoloji Binası ve Nebatat Bahçesi” maalesef bugün her yönden acınacak bir duruma gelmiştir.

Baytop, mektubunun devamında bu durumdan üniversite yönetimi ve öğretim üyelerini sorumlu tutarak, bahçenin Alfred Heilbronn için önemini de anlatabilecek, profesörün enstitüdeki günlük rutinini aktarır: “Profesör Heilbronn bahçeye geldiğinde genellikle ilk önce bahçeyi gezer, bitkileri ve etiketleri görür, yanlışları düzeltir, bahçe şeflerinden bilgi alırdı” (Baytop, 2002) 

Bahçe arazisinin bu çok katmanlı tarihsel yapısı her dönemin değişken sosyal ve politik dinamikleri üzerinden okumaya açıldığında; asırlara yayılan bu okumada; bahçe arazisinin hiçbir dönem nadasa bırakılmadığı karşımıza çıkmaktadır. Coğrafyanın geçirdiği köklü değişimlerden her dönem etkilenmiş ve hatta bazı noktalarda bu değişimlerin merkezi veya nesnesi olmuştur. 

Bugün bu anlatıda hikayelerini aktardığımız ve hala kökleri bu kara parçasına kenetlenmiş yapıların, bitkilerin, taşların, kişilerin hikayesinde bir ortaklıktan söz etmek mümkündür. Bu ortaklık ise her dönemin değişen ideolojisiyle birlikte değişen yurtsuzluk halidir. Bir sürgün hikayesinin merkezinde olan profesörler gibi belki de bu kara parçasını da birçok sürgün üzerinden okuyarak bugünkü kararın nasıl çatışmalar, sürgünler üzerinde meydana geldiğine dair yeni bir okuma yapabiliriz.

 

Editörün notu: Botanik bahçesi ve kurucularını konu alan "Unutma Bahçesi" projesi, Dilşad Aladağ ve Eda Aslan tarafından yürütülmektedir. Araştırma projesi, SALT Araştırma Fonları tarafından desteklenmektedir. Yukarıdaki metin, araştırma sürecinde elde edilen belgeler ile, bahçeye dair güncel kararı yorumlama önerisi olarak, Aladağ ve Aslan tarafından kaleme alınmıştır. Yazının Arkitera'da yayınlanan birinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

1: "KURULUŞ VE TARİHİ GELİŞİM" Diyanet. Mayıs 28, 2013. https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/1
2: "MÜFTÜLÜĞÜMÜZÜN TARİHÇESİ" İstanbul Valiliği İl Müftülüğü. Kasım 01, 2015 https://istanbul.diyanet.gov.tr/Sayfalar/contentdetail.aspx?MenuCategory=Kurumsal2&ContentId=muftulugumuz
3, 6: Meriç, Nevin. "MEŞİHAT DAİRESİNDE BİR NEVZUHUR: İSTANBUL KIZ LİSESİ." Academia.edu. Accessed August 14, 2018. https://www.academia.edu/23996017/MEŞİHAT_DAİRESİNDE_BİR_NEVZUHUR_İSTANBUL_KIZ_LİSESİ.
4: "İstanbul Kız Lisesi." Wikipedia. October 17, 2017. Accessed August 14, 2018. https://tr.wikipedia.org/wiki/İstanbul_Kız_Lisesi.
5: TUNÇ, Bilal. MEŞÎHAT YANGINI: 29/30 Nîsan 1926 Gecesi. Accessed August 14, 2018. http://www.risaletashih.com/index.php/en/ihzariye/105-mesihat-yangini-29-30-nisan-1926-gecesi.
7, 8: "İstanbul a Vurulan Darbeler." Bir Ürünü "Çevre Dostu" Yapan Nedir? Accessed Ağustos 14, 2018. http://v3.arkitera.com/h53810-istanbula-vurulan-darbeler.html.
9: "TAŞINMAZIN BİR BAŞKASI TARAFINDAN İŞGAL EDİLMESİ." Hukuk Desteği. Eylül 02, 2016. http://hukukdestegi.com/2016/07/25/fuzuli-isgal-nedeniyle-tahliye/.

Kaynaklar:

Sunar, Mehmet. "İstanbul'da Yeniçeri Mekanları: Eski Ve Yeni Odalar." Antik Çağdan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi. İstanbul: İBB Kültür AŞ, 2015. 191-97.
Taş, Kemalettin. "Osmanlı Yönetim Sisteminde Şeyhülislamlık Kurumu." Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 1, no. 1 (2005): 81-101.
Lafçı, Talha. "Bab-ı Meşihat Fetvahane Dairesi (İstanbul Müftülük Binası) Tarihçesi Ve Mimari Özellikleri." Academia.edu. Accessed August 14, 2018. https://www.academia.edu/20103727/Bab-ı_Meşihat_Fetvahane_Dairesi_İstanbul_Müftülük_Binası_Tarihçesi_ve_Mimari_Özellikleri.
Günergün, Feza, Prof. Dr., and Sevtap Kadıoğlu. "İstanbul Üniversitesi'nin Yerleşim Tarihi Üzerine Notlar." Osmanlı Bilimi Araştırmaları 7, no. 1 (2006): 135-63.
Küçüker, Orhan, Prof. Dr. İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi, Süleymaniye Biyoloji Enstitüsü Kütüphanelerinin Kuruluş Ve Tarihçesi. Bilgi Dünyası, 2011.
Bancı, Selda, and Müge Cengizkan. Ernst A. Egli: Türkiye'ye Katkilar,. Edited by Ali Cengizkan. Ankara: TMBBO Yayınları, 2017.
Üzen, Erdal, Yar. Doç, and Osman Erol, Yar. Doç. "75. Yılında Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi Ve Bitki Çeşitliliği." İstanbul Üniversitesi Doğal Zenginlikleri Araştırma Ve Uygulama Merkezi Bülteni 1 (2010): 17-22.
Baytop, Asuman, Prof. Dr. Türkiye'de Botanik Tarihi Araştırmaları. 3rd ed. Tübitak Yayınlar Akademik Dizi. Ankara, 2004: Yenigün.
Baytop, Turhan, Prof. Dr. İstanbul Florası Araştırmaları. İstanbul: Eren Yayıncılık, 2002.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!
Azat Yalçın / 31 Ağustos 2018, 09:11
yazı muazzam. +şeyhülislamlar demeyelim ama. çekinmeden ''şıxlar'' diyebilmeliyiz. ayrıca akademik kabulü olsun veya olmasın hiç önemli değil: hı harfi için X kullanabilirsiniz. şu harf telafuzu bize özgüyken latinler gibi H harfini yutmak üzereyiz. H harfini koruyucu ve geliştirici bir ses şart bence...
 
 
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Görüşler