+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

Mimarlık Gibi, Değil Gibi [1]: Sıcak Ev

22 Ağustos 2017, 13:45
  defa okundu.

Konutlarla ilgili yayınlara sıkça bakıyorum son zamanlarda. Proje paftalarına, çizimlere, renderlara, fotoğraflara. Müstakil konutlara, apartman dairelerine, ikiz villalara, toplu konutlara. Bazıları diğerlerinden daha çok hoşuma gidiyor. Neyin beni etkilediğini, hangi projenin fotoğraflarına daha uzun süre bakakaldığımı anlamaya çalışırken bu yazı ortaya çıktı. Kelime olarak konut değil de evi seçtiğim zaman ve fotoğraflardaki mekanı sıcak olarak nitelendirmeye başladığımda, o projeyi daha samimi bulduğumu fark ediyorum.


Soğan kavurmanın bir mekanı eve çevirmedeki gücü.

Fotoğraflar görsel olarak yalnızca bir yere kadar mekan içerisindeki yaşamı hayal ettirebiliyor. Beş duyunun geri kalan dördü, mekanın sıcaklığını bize hissettiren asıl verileri bize sağlıyor aslında. Mesela bir mekan, içerisinde soğan kavrulduğu zaman benim için ev haline dönüşüyor. Soğan kokusu, yemeğe hazırlık demek. Bir yerde yemeğe hazırlık varsa, orası kendiliğinden sıcak bir ortama evriliyor. Hem fiziksel, hem de metaforik olarak. Şebnem hocam da (Şebnem Yücel) yeni taşınılan bir eve gittiğinde ilk iş kek yaptığından bahsetmişti. Annesinin tarifinden yaptığı pandispanyanın kokusu tüm odaları doldurduğunda “hah” diyormuş, “şimdi ev oldu”. Benim soğan, kekin yanında biraz daha şarkçı kalıyor ama olsun. İkisi de benzer kapılara çıkıyor.

İnşaatını başından sonuna kadar görüp takip ettiğim konut projelerinde, içerisinde henüz soğan kavrulmasa da, binadan eve dönüşme konusunda bir başka eşik daha var benim için. Evin içerisinde yalınayak veya çorapla dolaşılabilir olması. Döşeme kaplamaları bitip, yüzey tamamen temiz olduğu anda orası ev olmaya bir adım daha yaklaşıyor. Dokunma duyusunu daha kullanılabilir hale getiriyor çünkü bu gelişme. Ellerle değilse de ayaklarla. Kendini rahat hissetmede bir adım daha ilerletiyor. Buna ek olarak, yumuşak bir yatak ve yastıkla bir evden beklenen minimum dokunma hissinin temelleri atılmış oluyor. Planlarda - kesitlerde yatağın yerini belirliyoruz ama bence çarşafın kumaşının malzemesine kadar tasarlanabilecek ciddi bir alan var söz konusu ev olduğunda. Çünkü bizi asıl evde hissettiren, bu detaylar.

Bir de evin gerçek anlamdaki sıcaklığı var. Yani iç mekanın ısıl açıdan değerleri. Bu da dokunma duyusuna dahil edilebilir. 6 senedir köyde yaşıyorum. Tam bir köy hayatı yaşadığım söylenemez ama evimin köyde olmasının getirdiği bazı şeyler var. Örneğin ısıtmamı bir odun sobası ile gerçekleştiriyorum, ateşi görebildiğim bir şömine-soba. Şehirlerde sıklıkla deneyimlemediğimiz bir durum, doğrudan ısıtan kaynağı görmek. Doğalgazla veya kömürle ısınan apartman dairelerinde, bir kazan dairesinde halloluyor tüm bu iş ve kimse evde doğrudan alevleri görmüyor. Tabii doğalgaza göre çok daha zahmetli bir şey odun yakmak. Yine de her gün uğraşmaya değer. Görselliğinin ve doğrudan yaydığı sıcaklığın yanında, meşenin kokusunu duymak da cabası. İlkel duyguların bugün teknoloji ile güçlendirilen bir kültür aracılığıyla bastırılması, tüm bu ihtiyaca dayalı zevklerden mahrum kalmamıza sebep olmaya başlıyor. Neyse ki son zamanlarda bir doğaya dönüş akımı var da, bir furya sayesinde de olsa içten içe ihtiyacını duyduğumuz bazı hisleri yeniden günlük hayatımıza katmaya başlıyoruz. Tabii benim için bambaşka bir boyutu daha var işin: Kışın sürekli elektriklerin kesildiği bir yerde yaşadığımdan, kendimi elektrikli ısıtıcılara bağımlı hissetmememi, istediğimde bir kibrit, bir parça çıra ve odun ile ihtiyacımı karşılayabileceğimi bilmemi ve rahatlamamı sağlıyor. İlkellik bazen böyle de güzel bir şey.


Ateşi iç mekanda görmenin verdiği içgüdüsel memnuniyet.

İlkel alışkanlıklarımızı sürdürmenin aslında bizi ne kadar memnun ettiğinden bahsetmişken, mangal konusuna değinmeden geçmeyeyim. Yediklerimizi suda kaynatarak veya elektrikli fırınlara sokarak değil, doğrudan ateşin üzerinde pişirmek, yalnızca yemeğin tadını güzelleştirme açısından değil, sosyal bir mekan oluşturma konusunda da ciddi bir potansiyel taşıyor. Eve bahçe de, teras da, balkon da dahil. Ev, bütüncül bir kavram, hem içeriyi hem dışarıyı kapsıyor. Zaten bir mekandan çok, bir hissi tanımlıyor bu kelime benim için. Neyse, mangal diyordum. Ateş yakmanın, mangalın başında durmanın, yiyecekleri ateşle pişirmenin hayata neler kattığını anlatan bir film çekilmiş bu sene. Adı, Barbecue. Filmde birçok farklı ülkeden insan konuşuyor ama hissedilenler hep aynı: "Barbekü, insanları bir araya getiriyor ve yemeğin bir arada topluca yenmesi tadını arttırıyor" gibi benzer fikirlerini paylaşıyor röportajlarda konuşanlar. Bir yerde ateş yakıp çevresinde toplanmak bile keyifli bir mekan yaratmak için yeterli oluyor bazen. Mesela bahçede mangal yaparken alınan koku, yemeğin tadı, konuşmalar; bunların hepsi aslında mekanın anlık da olsa bir parçası. Hiçbir zaman çizimlerde hissedemeyeceğimiz, ama bir yeri sevmemizde etkileri çok büyük olan parçalar.


Barbecue (2017) filminden bir sahne.

Koku, beynimin sıklıkla belli anlarla ilişkilendirdiği bir duyu. Özellikle de mekanlarla aslında. Çoğu kez bir yerden bahsederken, ‘önünden geçerken çok yoğun melisa kokan bahçe’, ‘otobandan çıkıp yanına yaklaşınca kekik kokan kampüs’, ‘kahveyle karışık tütsü kokan mutfak’ gibi tanımlamalar yaparken buluyorum kendimi. Ya da belli bir kokuyu duyunca geçmişte bir ana gidip, o anı yaşadığım mekanın tam ortasında hissediyorum kendimi. Hafıza ile çok güçlü bağlantıları var kokunun. Görsel alanda görüntüyü yeniden üretmedeki teknolojik başarı, koku için de gerçekçi bir şekilde uygulanmaya başlandığında, insanlık bilim-kurgulardaki yaşama bir adım daha yaklaşmış olacak. Distopik olanları kastetmiyorum, iyi anlamda yani.

Görme duyusunun da hakkını yememek lazım tabii, o da bize sıcaklıkla ilgili ilk bilgiyi sağlıyor aslında. Sıcak ışık, yani düşük Kelvin değerlerine sahip ışık kaynaklarının seçimi; bununla birlikte loş bir ortam, mekanı kolaylıkla eve çeviriyor. Bunun en önemli sebebinin, çok eski atalarımızın yaşamlarından bize genetik olarak aktarılan kısmında yattığını düşünüyorum. Yaşam alanında yakılan ateşin hem ısıtma, hem de yemek pişirme işlevlerinin, bize bugün içgüdüsel olarak verdiği huzur hissinin temelinde yattığına inanıyorum. Soğuk beyaz ışık veren ampullerin evlerde kullanılmasını da zaten oldum olası hiç anlamlandıramamışımdır.

Penceresinden dışarı sıcak bir ışık süzülen evler bana hep çekici gelmiştir. Hatta dışarıdan böyle bir pencereye bakmanın, o pencerenin ait olduğu odanın içinde bulunmaktan daha keyifli olacağını bile iddia edebilirim. Bu fikirden yola çıkarak 2010’da Viyana’da cepheleri aslında oldukça standart evleri ve toplu konut yapılarını fotoğraflamıştım. Karlı sokakların turuncu ışıklarla aydınlandığı bir seri çıkmıştı ortaya. Işıksızken tamamen cansız duran yapıların, akşamüstü açılan ışıklarla resmen canlandığını, içindeki canlılığı dışarı taşırdıklarını hissediyordum. Eminim içindeki kullanıcıların birçoğu bu canlılığın çok da farkında değillerdi. Dışarıdan izlemek çok daha keyifliydi. Daha sonra bu seriyi 2014’te İzmir Sanat galerisinde sergi haline getirdiğimde, ziyaretçi defterine yazanlardan biri bu durumu röntgencilikle bağdaştırmıştı. O da bir bakış açısı tabii. Neyse ki hiçbir fotoğrafta iç mekanda neler olduğu görünmüyor.


Işıklı Pencereler – Viyana sergisinden [2010-2011 / Onurcan Çakır].

Sona en önemsediğim duyuyu sakladım. Mimari akustik üzerine çalıştığımdan, aklıma ev hissi oluşturmada sesin ne kadar etkili olabileceğine dair birçok örnek geliyor. Yine de ben çok yazmayayım, siz Ekşi Sözlük’te ‘yazın balkondan gelen çatal bıçak sesleri’ başlığında yazılanlara bir göz atın. Sözlükte bu başlığa yazanlar, bu sesleri mutlu bir aile, arkadaş, sevgili ortamıyla, kahkahalarla, serotoninle, aydınlıkla, keyifle, muhabbetle, anılarla, özlemle ve her şeyin yolunda olmasıyla ilişkilendiriyor. Sessizliğin içindeki bu küçük seslere ne büyük anlamlar yüklenebildiğini görmek ve mekanın ruhunun oluşmasında sesin / sessizliğin ne kadar etkili olduğunu fark etmek için oldukça basit ve çarpıcı bir örnek.

Yazı boyunca tüm bu bahsettiğim konular mimarlık gibi, değil gibi. Küçük küçük detaylar. Çizilmeseler de, hatta tam olarak öngörülemeseler de, bence yine de en az 1/5 nokta detaylar kadar mimarlığa dahiller. Ya da bana öyle geliyor.

*Aksi belirtilmedikçe metin içerisindeki tüm görseller yazara aittir.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!


Henüz yorum yapılmamış!
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Görüşler